Cemaat Dindarlığı

Dindarlık öncelikle kişinin Allah’a karşı samimi olmasıdır. O’nunla olan ilişkisini samimiyet, teslimiyet ve kullukla doldurması ve mutluluğu başka şeyde aramamasıdır. Birbirinden koparak değil, cemaat halinde sürdürülen bir hayat dindarlığı destekler. Hz. Peygamber, birbirinin arkasından duâ eden topluluğu cemaat olarak nitelemiştir. (Tirmizî, ‘Ilm, 8/2658) Emniyet ve huzurun da kaynağı olan dindarlığın himaye edicisi Allah’tır ve ancak ilahi bir kudretle yeryüzünden çekilip alınabilir. Allah Teâlâ ilmi kaldırarak değil o ilmi yaşayan insanları katına alarak yeryüzünden dindarlığı çeker. (Buhârî, ‘Ilm, 34) Rabbe yönelişi anlamayan hiçbir gönül kalmadığında yeryüzü, kıyamet ile ilgili gelecek ilahi emri bekleme sürecini yaşayacaktır. 

Cemaat Olgusu

Cemaatleşme olgusu, hâkim sosyo-kültürel yapıya karşı dînin azınlık ruhuna dayalı bir dayanışma içinde muhafazasını, uzun vadede toplum inşası hedefi içinde olmayı ifade eder. Hz. Nûh’un bir cemaati vardı ve bu cemaati tasfiye etmesi kendisinden istendi. O da “ben onların yaptıkları işleri (detaylı olarak) bilemem. Düşünüp aklederseniz onların hesâbını Allah’ın göreceğini idrak edersiniz. Ben müminleri yanımdan kovamam” dedi. (eş-Şu‘arâ 26/114) Hz. Nûh’a ‘cemaatini dağıtırsan seni muhatap alırız’ diyenler, yaptıkları işlerle onun risâletini yalanlamış oldular. O da ‘Allah’ım benim ile onlar arasında hükmünü ver. Beni ve cemaatimi kurtar’ diye duâ etti. (eş-Şu‘arâ 26/117-118) Sâlih (a.s.)’a iman edenler de bir cemaatti. Lût (a.s.)’ın ehli onun cemaatiydi. (eş-Şu‘arâ 26/169-170) Hz. Mûsâ’ya iman edenler bir cemaatti ve Firavun’un adamları tarafından “az ve küçük bir topluluk/شِرْذِمَةٌ قَلٖيلُونَ” olarak nitelendirilmişlerdi. (eş-Şu‘arâ 26/54) Firavun’un adamları şunu bile söyledi: “(onlar azınlık bir topluluk) biz ise (homojen olmak için) tüm tedbirleri almış bir toplumuz.” (eş-Şu‘arâ 26/56) Ashâb-ı Kehf kıssası, bir cemaat direncinin örneğini teşkil eder. Müşriklere “biz sizden uzağız” diyen İbrahim ve dostları bir cemaatti. )el-Mümtehine 60/4) Erkam (r.a.)’ın evinde toplananlar bir cemaatti. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Helenistik Seleukos İmparatorluğu’nun pagan politikalarına karşı tevhîdî bir isyan başlatan Makkabîler de bir cemaatti. Kumran mağaralarında tasavvufi bir hayat yaşayan Esseniler de bir cemaatti. Bu tarihi kesitler, cemaat dindarlığının kriz dönemlerinde dînin korunması için dayanışma ve direniş hattı oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Cemaat olgusu ile ilgili son yıllarda algı yönetimi yapıldı. Topluluk ve toplum, sosyolojik olarak farklı kavramlardır. Cemaat olgusu topluluk kavramına karşılık gelmektedir. Amaçları ve liderleri farklı guruplar, toplulukları oluşturur. Günümüzde sivil toplum kuruluşlarından her biri topluluktur. Üniversitelerde öğrenci toplulukları hep teşvik edilmiştir. Toplulukların bazıları siyasi otorite tarafından onaylanır, akredite olur. Toplulukların çokluğu normal olmayan bir durum değildir. Bir coğrafyada devlet kurma aşamasında birden çok topluluk bulunabilir. Topluluklardan biri, iç ya da dış dinamiklerle nüfusun ezici çoğunluğu haline gelmişse ‘toplum’laşır. Topluluğun toplumlaşması köklü ve sarsıcı sonuçlar doğurur. Herhangi bir ülkede devletin kuruluş aşamasında var olan topluluklardan biri toplumlaşmışsa diğer topluluklar toplumlaşan topluluğun içinde erimek zorundadır. Bu sosyolojik bir yasadır ve kaçınmak mümkün değildir. Herhangi bir ülkede çok sayıda topluluk ve sivil toplum kuruluşu varken cemaatlere yönelik toplu gözaltı havası estiriliyorsa bunun sebebini otoritenin dindarlık tasavvuru ile cemaatlerin dindarlık tasavvuru arasındaki farkta aramak gerekir. Otorite homojen bir toplum istiyor. 

Milli Kimliğin İnşası

Bundan yaklaşık yüz yıl evvel Wilson prensipleri ilan edildi. Milli kimlik ‘dini kimlik’in alternatifi olarak ortaya çıktı. İmparatorluklar ve hanedanlar tasfiye oldu. Yerine millik kimlik temelli devletler kuruldu. Bu geçiş sürecinde etno-kültürel milliyetçi lider figürleri, daha çok dış dinamiklerle öne çıkarıldı. Netice itibariyle milli/ulus devletler kuruldu. Şu paradigma yaygınlık kazandı: “Tek kimliği ‘dini kimlik olanlar’ geri kalır, millet olamaz. Önce millet olunur, sonra millet egemenliğini ve kaderini eline alır, sonra diğer milletlerle rekabet edilir, sonra muasır medeniyet seviyesine çıkılır.” Bu paradigmada milli egemenliğin Allah’tan mı yoksa padişahtan mı alındığı belirgin değildi. Yönetim sorunu halkın katılımıyla çözülmüş gibi görünmekle birlikte yaşanan kimlik değişimi, akla başka sorular getirmekteydi. Kurulan ulus devletlerin anayasal düzenlerinde “milli kimliğin dini kimliğin yerini aldığı” bir hakikattir. Türkiye de bu süreçlerden geçmiş ülkelerdendir. Yürürlükte bulunan kanunlar ve ülkemizde yaşayan tüm vatandaşları bağlayan yazılı metinler, devlete bağlı “resmi bir topluluk” olgusunu akla getirmektedir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında iki topluluk vardı. İslami değerleri kabul eden kesim, topluluklardan biriydi. Bunlar gelenekten gelen toplum yapısına da bağlıydılar. Dini kimliğin önüne geçmiş bir milli kimlik bunlar için söz konusu değildi. 

1908 İttihat ve Terakki Devrimi sonrasında yaygın olarak ortaya çıkan ve Cumhuriyet sonrasında da devam eden ikinci topluluk, Wilson prensiplerinin ruhuna sahip olan topluluktur. Bu topluluk Batı’da gelişen Etno-kültürel kimlik ve aidiyetin büyüsü ve etkisi altında bulunuyordu. “Biz” derken İslam ümmetinin tamamının kastedilmesini istemiyorlardı. Bunlara göre Türk kimliği dini kimliğin yerini alacak şekilde inşa edilmeli, Türk milleti egemenliğini ve kaderini eline almalı, diğer milletlerle kalkınma yarışına girmeliydi. Dış dinamikler hep bu ikinci topluluğu destekledi ve bu topluluğun ‘Toplumlaşma Süreci’ne girmesi istendi. Aradan yüz yılı aşkın süre geçti. İkinci topluluğun ‘ezici çoğunluk’ haline gelmesi için çok gayret gösterildi. Birinci topluluğun ikinci topluluğun içinde erimesi için bütün imkanlar seferber edilse de toplumsal rıza tam olarak hasıl olmadı. Hala tam seküler ve tam homojen bir toplum olduğumuzdan söz edilemiyor. Halbuki hukuk, eğitim, istihdam ve her şey bu ikinci topluluğun temel yaklaşımları doğrultusunda şekillenmişti. 

3 Mart 1924 Halifeliğin kaldırılması ile 9 Nisan 1928 tarihli Kanun-ı Esasi’den “devletin dininin İslam olduğunu bildiren maddenin” kaldırılmasına kadar geçen sürede yapılan devrimler sadece Osmanlı’dan “kopuş” değildir. Aynı zamanda yeni bir toplum inşası yapılmıştır. Yapılan toplum mühendisliğine razı olmayan, yeni yaşam tarzına direnenlere “cemaat” dendi. Osmanlı Dönemi’ndeki tarikatlar cemaate dönüştü. Bugün cemaatlerden rahatsızlığın asıl sebebi bu yapıların toplumun seküler homojenliğine uymuyor görüntüsü veriyor olmalarıdır. Cemaatlerden rahatsızlığın asın sebebi dini yapıların milli kimlik ve aidiyet içinde tam olarak erimemiş olmalarıdır. Tabiatı gereği insan, aynı anda iki kimlikli olmaz. Bununla birlikte yeni dönemde ‘Dini Kimlik’ milli kimliği oluşturan kültürel unsurlardan biri sayıldı. Dini kimlik zayıfladığında milli kimlik devreye girer ve dindarlık milli kimliğin bir parçası olan kültürel aidiyete dönüşür. Cemaatler dini kimliklerini milli kimliğin parçası kültürel aidiyete dönüştüremeyen unsurlar oldukları için toplu gözaltı içindedirler.   

Hz. İsa’nın davetinin ilk yıllarında pagan Roma imparatorluğu İsevilere büyük baskılar yaptı. Hz. İsa’nın müminleri kapalı bir cemaat halinde mağaralara ve yer altlarına çekildiler. Cemaatin bir mensubunun kolluk kuvvetleri tarafından yakalanıp, suçlu bulunup idama götürülmesi esnasında toplanan halk yüksek sesle “ne duruyorsunuz asın bunu, bunların hepsini asın” diye bağırırdı. Halkın böyle bağırmasının sebebi bu yeni cemaatin hayat tarzlarının kendi yaşam tarzlarına ve Roma toplumunun homojen kültürel yapısına uymamasıydı. Bugün de tüm cemaatlere dönük olarak bir bardak suda fırtına koparılıyor. Sıra şu cemaatte, sonra şu cemaate gelecek şeklinde yayınlar yapılıyor. Koro halindeki bu sesleniş ve söylem, Roma’daki “asın bunları” diye bağıranların yaptıklarına benzer şekilde ‘tek önderli tek toplum’ vurgusunu ihtiva ediyor. 

Cemaat Dindarlığı

Dindarlık varlık temelli, fıtrî ve cibillî bir yaklaşımla anlaşılabilir. Dindarlığın gerçekleşebilirliği bir formülle de izah edilemez. Kur’an’ın dindarlıkla ilgili gösterdiği örnekler incelenirse şu görülür. Siz o yüreğe bakın der Kur’an. O yüreğe bakın ve anlamaya çalışın. Mesela Hz. Meryem’in yüreğini ve o yürekte taşıdıklarını anlamaya çalışmadan dindarlık anlaşılamaz. Zürriyeti kovulmuş şeytandan Allah’a sığındırılan (Âl-i İmrân 3/36); iftiraya uğrayan (en-Nisâ 4/156); dindarlığı, kitabda zikredilmeyi hak eden (Meryem 19/16); Rabbinin kelimelerini ve kitâbını tasdik ederek kunut edenlerden olan (et-Tahrîm, 44/12) Hz. Meryem’e Allah Teâlâ, ‘kunut et, rükû edenlerle beraber rükû ve secde et’ emrini vermiştir. (Âl-i İmrân 3/43) Allah Teâlâ Hz. Meryem’e namazını cemaatle kılmasını emretmiştir. 

Allah’a kulluğu reddetmiş, kendi arzularını ve egosunu ilah yapmış bir liderin karizması altında sıkıntılı bir ortama düşmüş olan Firavun’un hanımını anlamayan, dindarlığı da anlayamaz. Kendisi bir defasında Allah’a yakarırken cennette bir ev istemişti. Bunu “içinde Allah’a yönelme duygusu, azmi ve istidadı bulunan eş” olarak anlamak daha uygundur. (et-Tahrîm, 66/11) Bu örnekler Allah Teâlâ’nın kullarının dindarlığına ne kadar değer verdiğini gösterir. Hz. Meryem’in ve Hz. Âsiye’nin dindarlıklarının devâmı için sağlam bir çevre/cemaat ve sağlam bir âile gerekliydi. 

‘Cemaatler ticaretle meşgul oluyor ve holdingleşiyor’ algısı üzerinde de biraz durmak isterim. Türkiye’nin demografisinde son yüzyılda ciddi dönüşümler olmuştur: Şehirde yaşayan nüfus sayısı %93,6’ya çıkmış, köylerde yaşayan nüfus sayısı 6,4’e düşmüştür. Türk toplumu köklü ve sarsıcı biçimde tarımdan ve tarımsal üretimden kopmuş, özellikle gıda sektörü açısından büyük oranda tüketen toplum haline dönüşmüştür. Şehir ortamında dinini yaşamaya çalışan insanlara da ticaret yapmayın ekonomik faaliyet yapmayın demek, sağlıklı bir tepkisellik değildir. Bu tepkisellik ve rahatsızlık, gerekçeleri temellendirilmiş bir tartışmaya dayanmıyor, ontolojik bir reaksiyon gibi görünüyor. Şehir odaklı sosyo-ekonomik şartlarda cemaatlerden köylere gidin İslam’ı oralarda yaşayın demek de hayatın gerçekleriyle bağdaşmaz. 

Allah katında en değerli şey kendisine yakınlaşma arzusu taşıyan bir gönüldür. Hangi cemaatten olursa olsun içinde samimiyetle Allah’a yakınlaşma arzusu bulunan bir gönülden daha değerli ne olabilir? Kendi dindarlığınızı mı öğrenmek istiyorsunuz? Tüm eksiklik ve kusurlarına rağmen Allah’a yönelmeye çalışan gönüllere ne kadar değer veriyorsunuz? Kişinin başkasının dindarlığına -tüm kusurlarına rağmen- verdiği değer, kendi dindarlığını da yansıtır. İçinde Allah Teâlâ’nın yüceliğini, azametini hissedemeyen, dindarlığı da anlayamaz.

Exit mobile version