Siyonizmle Cihad ve Sabah Namazı

İslamiyette zalimlere ve kâfirlere karşı yapılan savaşa cihad-ı asgar (küçük cihad) denilmesi, bu cihadın önemsiz ya da hafife alınacak bir eylem olduğundan değildir. Aksine bu ifade, dış dünyada yapılan savaşın insanın kendi iç âleminde nefsiyle yaptığı savaşa (cihad-ı ekber) nisbetle sınırlı olmasından dolayıdır. Çünkü dış âlemdeki cihadda başarılı olmak tamamen iç âlemdeki cihadda başarılı olmaya bağlıdır. Eğer bir ordunun neferleri korku, dünya sevgisi, menfaat düşkünlüğü ve şöhret arzusu gibi nefsânî hastalıkların esiri olmuşsa, o ordunun cephede kalıcı bir zafer kazanması zordur. Örneğin ABD’nin Irak’ı işgali esnasındaki savaş 20 gün sürdü. Irak ordusunun 24 tümeninden 14’ü hiç savaşmadı. Çünkü ABD, Iraklı komutanları satın almıştı.[1] Halbuki Gazze’de davalarına kendilerini adamış bir avuç mücahid, İsrail ve ABD’ye karşı savaştılar ve savaşı kazandılar. Mücahidlerin teknolojik imkânları son derece sınırlı, İsrail’in ise modern teknoloji ile teçhiz edilmiş olması sonucu değiştirmedi. Dolayısıyla kâfirlere karşı yapılacak savaş, kazanılacak zafer, ancak nefisleriyle mücadele eden, ruh disiplinini sağlamış kimselerle mümkündür.

Bu söylediklerimizi destekleyen bir hadis şöyledir: Peygamberimiz sahâbîlere “Tıpkı yemek yiyenlerin bir kâse yemeği paylaşmak için birbirlerine seslenmeleri gibi, diğer milletler de, sizin aleyhinizde birleşip (adeta sizi yemek ister gibi) birbirlerine seslenecekler.” dedi. Birisi: “O gün sayımız az mı olacak?” dedi. Peygamberimiz: “Aksine, o gün sayınız çok olacak, fakat bir selin sürüklediği çer, çöp gibi olacaksınız. Ve Allah, düşmanlarınızın kalplerinden size olan korkuyu kaldıracak ve sizin kalplerinize de bir zayıflık koyacaktır.” dedi. Birisi: “Ey Allah’ın Resulü, o zayıflık nedir?” dedi. O da şöyle buyurdu: “Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamaktır.”[2]

Bu hadis peygamberimizin mucizelerindendir. Çünkü haber verdiği olay bizzat vuku bulmuştur. Tarihte haçlıların Kudüs’ü işgal ettikleri dönemde ve günümüzde aynı haller yaşanmaktadır.

***

Günümüz Müslüman coğrafyasında sıkça rastlanan en büyük paradokslardan biri, “Sabah namazına kalkamayan biri, İslâm düşmanlarıyla, kâfirlerle, bilhassa Siyonistlerle ve masonlarla nasıl cihad edebilir?” sorusudur. Sabah namazına kalk(a)mayan fakat küresel şer odaklarına karşı büyük idealler besleyen şahsın durumu, şu üç noktada çelişki barındırır:

Netice olarak bütün bu hakikatler bize şu acı gerçeği göstermektedir: Dünyayı düzeltme iddiasında olanlar, işe önce kendilerini düzeltmekle başlamak zorundadır. Küresel adaletsizliklere, siyonizmin zulmüne ve dünyayı kuşatan şer odaklarına karşı haklı bir öfke duymak ve onlarla mücadele etmeyi arzulamak şüphesiz imanî ve onurlu bir duruştur. Ancak unutulmamalıdır ki bu büyük mücadelenin ilk ve en çetin cephesi, yatak odamız, ilk düşmanı ise tembelliğimizdir.

Sabah ezanı okunduğunda nefsinin zincirlerini kırıp, uykusunu bölerek seccadeye yürüyebilen insan, cihad-ı ekberi kazanma yoluna girmiş demektir. İşte o zaman bu nitelikli insanın attığı her adım, gerçekleştirdiği her bilinçli boykot, ürettiği her ileri teknoloji, dış dünyadaki düşmana karşı sarsıcı bir “cihad” vasfı kazanır. Kendi nefsinin ve arzularının kölesi olanların, dünyayı özgürleştirmesi mümkün değildir.

Son olarak şunu da ekleyelim: Eğer bir Müslüman “Biz Yahudileri ne zaman yeneceğiz?” diye sorarsa, bu soruya “Ne zaman sabah namazındaki cemaat, cuma namazındaki cemaat kadar kalabalık olursa, o zaman” diyerek cevap vermeliyiz.

 

[1] Nejat Eslen, Küresel Hamleler, (Ankara: Tek Ağaç Yayınları, 2005) 258.

[2] Ebû Dâvûd, Melâhim, 5 (No: 4297).

[3] Nasr, 110/1, 2.

Exit mobile version