Bir gün hepimiz gideceğiz.
Bunu biliyoruz.
Ama bilmek başka, gerçekten farkında olmak başka…
Günlük hayatın telaşında çoğu zaman ölümü değil, yaşamayı bile unutuyoruz. İşe yetişiyoruz, sorumluluklarımızı tamamlıyor, bir yerlere koşuyor, bir şeyleri erteliyor, kırılıyor, kızıyor, susuyor, yeniden başlıyoruz.
Ve hayat, biz fark etmeden akıp gidiyor.
Oysa mesele yalnızca ne kadar yaşadığımız değil.
Asıl mesele, nasıl yaşadığımız.
Ve belki de daha önemlisi;
Kimlerin hayatına dokunduğumuz.
Viktor Frankl, Hayatın Anlamı ve Psikoterapi eserinde insanın yaşamındaki en temel ihtiyaçlardan birinin anlam bulmak olduğunu anlatır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar bize yıllarca yaşamış gibi gelir.
Takvimde çok fazla yılları olduğu için değil…
Birilerinin hayatında iz bıraktıkları için.
Bir çocuğun yüzünde bıraktığımız tebessüm…
Yalnız olduğunu düşünen biriyle içtiğimiz bir çay…
Tam vazgeçmek üzere olan birine söylediğimiz küçücük bir cümle…
Zor zamanında bir dostun yanında sessizce oturabilmek…
Bir öğrencinin hayatına kattığımız bir bilgi…
Bir ağacın gölgesinde emeğimizin bulunması…
Bazen de kimsenin görmediği bir iyiliği yapmak.
Bunların hiçbiri hayatın büyük başarıları arasında yazmayabilir.
Ama insan hayatı zaten çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük dokunuşlarla değişir.
Bir insanı yıllar sonra bile gülümseten bir anı olabiliriz.
Birinin zor zamanında hatırladığı bir cümle…
Bir başkasının “Bana o gün iyi gelmişti.” diye hatırladığı bir insan…
Belki de gerçek iz tam olarak budur.
Çünkü insanın ardından bıraktığı şey yalnızca sahip oldukları değildir.
Ne kadar para kazandığı…
Hangi makama geldiği…
Kaç evi, kaç arabası olduğu…
Kaç kişi tarafından tanındığı…
Bütün bunlar bir gün geride kalır.
Ama bir insanın başka bir insanda bıraktığı duygu kalabilir.
Birinin duasında adımız geçebilir.
Birinin hafızasında güzel bir anı olabiliriz.
Bir gencin umuduna dokunmuş olabiliriz.
Bir yalnızın yalnızlığını birkaç dakikalığına bile olsa azaltmış olabiliriz.
Bir insanın kendine yeniden inanmasına vesile olabiliriz.
Ve belki de bütün bunlar için dünyayı değiştirmemiz gerekmiyordur.
Çünkü dünyayı değiştirmek her zaman büyük işler yapmak değildir.
Bazen yalnızca bir insanın dünyasını biraz daha güzel bırakmaktır.
Tolstoy’a atfedilen bir söz vardır:
“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor.”
Belki de mesele tam burada başlıyor.
Dünyanın değişmesini beklerken kendimizden başlamayı unutuyoruz.
Daha merhametli olabiliriz.
Daha az yargılayabiliriz.
Daha çok dinleyebiliriz.
Birbirimize daha iyi davranabiliriz.
Kırdığımız bir kalbin kapısını çalabiliriz.
Birinin elinden tutabiliriz.
Ve bütün bunlar için büyük bir servete, büyük bir makama ya da olağanüstü bir güce ihtiyacımız yok.
Bazen bir kelime yeter.
Bazen bir tebessüm.
Bazen gerçekten dinlemek.
Bazen sadece orada olmak.
Çünkü insanın bu dünyadaki ömrü, takvimdeki yıllardan ibaret değil.
İnsan, dokunduğu hayatlar kadar yaşamaya devam eder.
Belki de bu yüzden…
Öylece ölüp gidemeyiz.
Bir iz bırakmalıyız.
Küçük de olsa…
Sessiz de olsa…
Ama mutlaka iyiliğe çıkan bir iz.
Birinin kalbinde güzel bir hatıra,
birinin duasında adımız,
bir çocuğun gülüşünde küçük bir pay,
bir gencin umudunda bıraktığımız bir cümle,
bir insanın hayatında “İyi ki karşıma çıktı.” dedirtecek kadar güzel bir iz…
Çünkü sonunda geriye kaç yıl yaşadığımızdan çok,
nasıl yaşadığımız kalacak.
Ve belki de hayatın en güzel sorusu şu:
Ben bu dünyadan geçtiğimde, benden geriye ne kalacak?
Cevabını bugün vermeye başlayabiliriz.
Çünkü insanın bu dünyadaki ömrü, takvimdeki yıllardan ibaret değil.
İnsan, dokunduğu hayatlar kadar yaşamaya devam eder.
Öylece ölüp gidemeyiz.
Bir iz bırakmalıyız.
Küçük de olsa…
Sessiz de olsa…
Ama mutlaka iyiliğe çıkan bir iz.
