Bir önceki yazımızda 6284 Sayılı Kanunla alakalı tartışmalara temas etmiştik.
Bu Kanunla alakalı iki zıt eğilimin mevcudiyetinden bahsetmiş, bir de üçüncü eğilimin olduğunu söylemiştik.
Bugün kaldığımız yerden devam edelim.
Önce Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Birlik Vakfının 40. Kuruluş Yıl Dönümü programında aile ile alakalı dün yaptığı şu konuşmaya yer verelim:
“Küresel ölçekte kültür emperyalizminin dayatmaları sebebiyle bireyden aileye, aileden de topluma uzanan bir tefessüh (kokuşmuşluk; çürümüşlük) riskiyle karşı karşıyayız. LGBT gibi sapkın akımlardan bağımlılığa, mahremiyetin yok olmasından aile kurumuna dönük saldırılara 7’den 70’e tüm insanlığı, bununla birlikte 86 milyon vatandaşımızı da tehdit eden meydan okumalarla yüz yüzeyiz”.
Elbette ki Cumhurbaşkanımızın bu feryadı yerden göğe kadar haklıdır.
Aileye yönelik yıkıcı tahribatlar ülkemizde de en acınası, yakıcı haliyle devam ediyor.
Dün bir haber okudum. Bu haber ailenin zayıflığının geldiği noktayı gösteriyor.
Haberin başlığı şu şekilde:
“Damadın Takıntısı Başına Bela Oldu! Gelin, Düğünden 48 Saat Sonra Boşanma Davası Açtı”.
Muhtemelen bu olay bir başka ülkede gerçekleşmiştir. Çünkü gelin ve damadın isimleri Müslümanların kullandıkları isimler değil.
Fakat aile ile alakalı gelinen nokta bu. Bu misal milyonlarca vakadan sadece bir tanesi.
Yani aile artık, bir fiskeden yıkılan, karşılıklı güvenin minimum düzeye düştüğü bir hal almış durumda. Ailede eşlerden birisinin diğerine “öte git” dediğinde gidenlerin gelmediği bir hal almış durumda.
Eski İstanbul merkez vaizi merhum Osman Demirci Hoca’nın bir sözü var. Aile ile alakalı çok ibretlik bir söz bu; rahmetli mealen şöyle diyordu:
“Şimdiki gençler evliliği oyun ve oyuncak haline getirdiler, Üsküdar’da buluşup, birleşip Eminönü’de ayrılır hale geldiler”.
Maalesef çoğu çevrelerde ailenin geldiği durum bu noktada.
Yani tabiri caizse yangın tüm dünyayı sarmış durumda.
“Aile yoksa toplum da yoktur; toplum yoksa devlet de sarsıntı içindedir” demektir.
Gelelim 6284 sayılı kanuna.
Bu kanunla alakalı çok ciddi tartışmalara önceki yazımızda temas etmiştik.
İki keskin taraf söz konusu. Bir taraf “ölürüm de bu kanunun bir tek virgülüne bile dokundurtmam” tavrında, diğer taraf da “bu kanunun yeri çöplüktür, cehennem-i zümeradır, bir gün bile yürürlükte kalmamalıdır” tutumunda ısrar ediyorlar.
“Usul esasa mukaddemdir” diye güzel ve hikmetli bir söz var.
Benzer şekilde, “üslup ya hakikati katleder ya da hidayete vesile olur” şeklindeki bir sözü de biz söyleyeyim.
Bir söz daha söyleyelim:
“Üslup hakikatin kendisi kadar ehemmiyetlidir”.
Bu vesileyle, 6284 Sayılı Kanunla alakalı tartışmalara ilişkin görüşümüze geçmeden önce, Türkiye’de üslupla alakalı yaşanan sorunlara kısaca temas etmek isteriz.
Aslında üslupla alakalı yaşanan meseleler sadece ülkemize mahsus değil, dünyanın her yerinde yaşanıyor ve üslup hatası sebebiyle çok ağır bedeller ödeniyor.
Bu arada en ağır bedelleri de Müslümanlar ödüyorlar.
Elbette ki keskin tartışmalarla hiçbir sorun çözülemiyor, çözülemez de.
İki uç arasında yaşanan birbirini tanımayan, birbirini reddeden, makulde buluşmaya yanaşmayan bir tavırdan, hayırlı netice hâsıl olmaz, olamaz. Hakikat yanar, biter, yok olur.
Böyle bir tavır, sözün sahibine de karşı tarafa da yıkıcı, yakıcı zararlar verir.
Derin yaralar konuşulmaz, konuşulamaz. İnsanlar “sen bir milyon kere haksızsın”, “hayır sen bir trilyon kere haksızsın” noktasına gelip tıkanılır.
Elbette ki dünya genelinde de ülkemizde de aile ile alakalı yüz yıldan fazladır devam eden kangrenleşmiş sorunlar yaşanıyor. Aile yok oluyor. Bugün Batı’da evlilik çağına gelenlerden evlenme oranları çok düşük olduğu gibi, evlenenlerden boşanma oranları da bazı ülkelerde %50’ler, %60’lar, hatta %70’ler seviyesinde. Gayr-ı meşru çocukların sayısı inanılmaz düzeylerde yüksek oranlarda.
Ailede yangın var. Yangın bacayı bırak tüm aile sarayını, binasını sarmış durumda.
Ailenin maruz kaldığı bu yıkıcı, yakıcı, mahvedici hal devam ederken, insanlar, esas konu üzerinde oturup konuşmuyorlar, konuşamıyorlar. Hep karşılıklı inkârcı, ithamcı, makulden uzaklaştıran tavırlar söz konusu.
Bu uzun girizgâhtan sonra asıl meselemize rücu edelim.
Ben 6284 Sayılı Kanun karşısında takınılan üçüncü tavır tarafındayım.
Yani “ne 6284 Sayılı Kanunu yakalım, küllerini cehennemin her tarafına savuralım, ne de bu kanunun virgülüne bile dokundurtmam” tarafındayım.
İki tavırdan da bir neticeye varılmaz, varılamaz. Bu tavırdan sadece inatlaşma çıkar.
Çünkü bu zeminde konuşma, uzlaşma, karşılıklı birbirini anlama ortamı kayboluyor.
Bir konuda sorun varsa önce bu sorunun ne olduğunun, çözüm önerilerinin neler olduğunun hak ve hakikat namına, makul zeminde konuşulabilmesi gerekiyor.
Şayet bu sorunlar zemininde, kangrenleşmiş sorunların kendisi, kaynağı, sebepleri, sonuçları konuşulamıyorsa, makulde buluşulması mümkün değildir.
Yine, yeniden, tekrardan, bir daha üsluba dönmek istiyorum.
“Kavl-i leyyin” diye bir kelime var. Bu kelime “sözlerini yumuşak söylemek, muhatabı rencide etmeden tatlı bir dille maksadını karşı tarafa anlatmak, aktarmak” manasına geliyor
Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’nın Fir’avun’a gönderilmesi münasebetiyle geçiyor. Yani bir tarafta Hz. Musa ve Harun Peygamber, diğer tarafta Fir’avun yer alıyor.
Yani birbirine iki en zıt insanlar söz konusu. Fir’avun, tüm benliğiyle, zerreleriyle, kinleriyle Hz. Musa ve Hz. Harun ile ümmetlerini yok etmek üzerine yoğunlaşmış birisi.
Bu kadar zıtlığın, hasmane ilişkinin söz konusu olduğu bir zeminde, Cenab-ı Allah, Hz. Musa ve Hz. Harun’a Fir’avun’la nasıl muhatap olmaları gerektiğini nasihat ediyor.
Esasen bu nasihatin muhatabı sadece Hz. Musa ve Hz. Harun değil, bizler de muhatabız. Yani bu hitap aynı zamanda bizlere de yapılmış oluyor.
Bu vesileyle burada Kur’an-ı Kerim’den bir ayete yer vermek isterim:
Cenab-ı Hak, “Ben ilahım” diyecek kadar ileri gidip, küfür ve inatla haddini tecavüz eden, İsrail oğullarına zulmedip, onlara esaret hayatı yaşatan, onları yok etmek için elinden geleni arkasına koymayan, hak dinin mensuplarını yok etmek için köşe bucak onları kovalayan Firavun’a, esasen hidayet yoluna gelmeyeceğini bildiği halde, Hz. Musa (AS) ile kardeşi Hz. Harun’u şöyle buyuruyor:
“Ona (Fir’avun’a) tatlı ve yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki, aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir” (Taha Suresi, 44. ayet).
Cenab-ı Hak, tüm âlemlere rahmet, önder ve rehber olarak gönderdiği Rasulullah’a (ASM) da benzer muhtevaya sahip şu şekilde hitap ediyor:
“Ey Habibim! İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet ve onlar için mağfiret dile…” (Al-i İmran,159. ayet)
Bir de tarihte yaşanan bir vakaya yer verip, devam edelim.
Abbasi Halifelerinden Me’mun zamanında şu vaka yaşanır.
Cami’de vaaz veren bir vaiz, Halife Me’mun’un da içinde bulunduğu camide “En efdal olan cihad, zalim sultana, devlet başkanına karşı doğruyu yüzüne yüzüne, çekinmeden pervasızca söylemektir” sözünden hareketle Halife Me’mun’a, çok sert, yaralayıcı, itham edici, rencide edici, karşı tarafı tahrik ve tahrip edici ifadelerle nasihat dolu sözler söyler:
Bu sözler üzerine Halife Me’mun o vaize şu şekilde mukabele eder:
“Ey Vaiz efendi! Allah sana insaf versin! Allah, senden iyisini benden kötüsüne (Fravun’a), senden daha hayırlısını (Hz. Musa ve Hz. Harun’u) gönderdiği halde, O’na ‘kavl-i leyyin’i emretti”!
Konuşmalarında sert, kırıcı, ithamcı, kaba ve küçük düşürücü ifadelerle muhatabını rencide edenler, haklı davalarını anlatamadıkları gibi, muhataplarının da nefretlerini kazanırlar.
Zira kavl-i leyyin’i terk edenlerin anlattıkları mutlak hakikat de olsa karşı tarafta tesir bırakmaz. Sadece karşı tarafın husumetini depreştirir, rekabetini kızıştırır.
İnsanlar bu zeminde hakikat arayışına değil, karşı tarafı alt etmeye, diskalifiye etmeye odaklanırlar.
Birbirini dinlemeyenler, inkâr edenler, anlamayanlar, karşı tarafı anlamaya çalışmayanlar, anlaşılmaya çalışmayanlar, hakikat yolunda bir arpa boyu yol gidemezler. Bilakis, yangına körükle giderek, daha tahripkâr neticelerin hâsıl olmasına sebep olurlar.
Bugünlük bu kadarla yetinelim.
Üslup önemli dedik, hakikate bir sonraki yazımızda devam edelim.
Hakikate ulaşıncaya kadar, “kavl-i leyyin”le sözlerimizi söylemeye devam edeceğiz.
Söz söylemek bizden, te’sirat Allah’tandır.
Rabbim bizleri üslup hatalarından uzak eylesin! Amin
