6284 SAYILI KANUN KUTSAL BİR HUKUKİ METİN MİDİR? YOKSA…(3)

Bu yazı serisindeki ilk yazımızda 6284 Sayılı Kanunla alakalı iki katı tarafın mevcut olduğundan bahsetmiş, “bir tarafın bu kanunun virgülüne bile dokundurtmam derken, diğer taraf da bu kanun mutlaka kaldırılmalı, başka bir şeye gerek yok” dediğini belirtmiştik.

Bizim de bazı mecburiyetler sebebiyle üçüncü yolu tercih ettiğimizi ifade etmiştik.

Bu üçüncü yol, adı bile lekelenmiş olan bu kanunun ıslah edilmesidir.

Yani aksayan, ciddi sorunlara sebep olan yönlerinin değiştirilmesini istiyoruz.

Aslında gönlümüzden geçen bu kanunu tamamen ilga edilerek, yerine yeni bir ruha sahip bir kanunun yapılmasıdır. Ama taraflar o kadar katı, birbirini dinlemez, anlamaz ve inatçı ki, bu seçenek pek mümkün ve muhtemel görünmüyor.

O zaman “ideal olan bu kanunun ilga edilerek yepyeni bir kanunun çıkarılması” fiili şartlarda mümkün olamıyorsa, bu kanunun üzerindeki lekeler silinerek, ruhu değiştirilmeli, ıslah yoluyla düzeltilmelidir.

6284 Sayılı Kanunun Habis Ruhu

Peki, neden bu kanun esaslı bir şekilde değiştirilerek ıslah edilmeli?

Bu sorunun cevabı oldukça uzundur. Ama biz temel konulara burada yer vereceğiz.

Bir kere bu kanunun “RUHU” bozuktur, habistir.

Bu kanun, ilga edilen İstanbul Sözleşmesinin habis ruhunu taşıyor.

Bu kanun, İstanbul Sözleşmesinin uygulama kanunu olarak çıkarıldı.

İstanbul Sözleşmesinde Türk aile yapısını yıkıcı, yaralayıcı yönde ne kadar hükümler varsa, bu kanuna taşındı.

Bu ruh değişmedikçe, İstanbul Sözleşmesinin ilga edilmiş olmasının çok bir manası kalmıyor.

Bu kanunun şöhreti o kadar kötü ki, ruhu değişebilir mi, ne kadar değişir ya da belli etkili çevreler ne kadar değiştirilmesine izin verir bilemiyorum. Ama bu ruhun değiştirilmesi için tüm yollar denenmeli, aileye güç katan bir kanun haline getirilmeli ya da bu olmuyorsa yepyeni, aileyi güçlendirmeyi, korumayı amaçlayan ruhla bütünleşen bir kanun yapılmalı.

Peki, 6284 Sayılı Kanunun ruhunu kirleten, habis hale getiren, zararlı sonuçlara sebep olan yönleri nelerdir? Biraz da buna temas edelim.

Aile İçi Cinsel Şiddet

İstanbul Sözleşmesinde, “aile içi cinsel şiddet” deniyor.

Bizim kanun koyucumuz da derhal, balıklama dalarak bu ifadeyi hem 6284 Sayılı Kanuna hem de Türk Ceza Kanununa (TCK) koyuyor (md. 102).

TCK’da öngörülen aile içi cinsel şiddet suçunun cezası öyle birkaç yıl falan da değil; tamı tamına “… on iki yıldan az olmamak üzere hapis  cezası”. Yani işlenen filin şartlarına bağlı olarak bu ceza 13 yıl, 15 yıl, 20 yıl falan da olabilir.

Peki, sorarım sizlere, aile içi cinsel şiddet ne demektir?

Koca, karısı ile cinsel ilişki yapmak ister, karı razı olmaz. Ya da aynı talep karıdan gelir, koca razı olmaz. Bu rızanın olmadığı şartlarda cinsel ilişki yapmak, bu suçu oluşturur.

Peki, ne olacak şimdi?

İnsanlar ne için evlenirler?

Elbette ki, insanlar zina suçunu işlememek, gayr-ı meşru yollara sapmamak, cinsel ihtiyaçlarını aile içinde, meşru dairede gerçekleştirmek için evlenirler.

Esasen evlenmek, karı ve kocanın birbirlerine karşı cinsel ilişkide bulunma hakkını doğurur. Hukuken olmasa da ahlaken böyle bir hak ortaya çıkar.

Ama 6284 Sayılı Kanun ve TCK’da deniyor ki, “kadın kendi beden ve organlarına koca kendi beden ve organlarına sahiptir”, koca ya da karı, eşi ile rızası olmadan cinsel ilişki yapamaz; yaparlarsa önce evden uzaklaştırılırlar, sonra en az 12 yıl cezaevinde yatarlar.

Burada bir hususa temas edelim?

Elbette ki taraflardan birinin sağlıkla ilgili sıkıntıları varsa, daha başka meşru sebepleri varsa, bu kişi cinsel ilişkiye zorlanamaz.

Ama keyfi olarak cinsel ilişki talebini reddetmek, razı olmamak, diğer eşin en tabii hakkı olan meşru dairede cinsel ilişki ihtiyacını gidermesine mani olmaktır.

Cinsel ilişkiye razı olmamak, eşi zinaya mecbur bırakmaktır. Oysa zina hem inancımıza göre haram, hem boşanma sebebi, hem de zina yapan kişi boşanmaya bağlı olarak ailedeki müşterek mallardan mahrum (TMK. Md. 252) bırakılmaktadır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, aile içinde eşlerin birbirlerine karşı cinsel ilişki taleplerinin, hastalık vb. sebepler olmaksızın karşılanmamasının, cinsel ilişki talebinde ısrarcı olan eşin TCK’nun 102/2 kapsamında çok ağır bir şekilde cezalandırılmasının, kesinlikle Türk aile kültürüyle, inanç değerleriyle bağdaşırlığı yoktur.

Psikolojik Şiddet

Yine İstanbul Sözleşmesinden 6284 Sayılı Kanuna aktarılan bir diğer kavram da “psikolojik şiddet”tir.

Peki, psikolojik şiddetten neyi anlamalıyız?

Akademik çalışmalarda şu şekilde bir tanımlama getiriliyor: “Kişinin duygularının ve duygusal ihtiyaçlarının, mağdur tarafa baskı uygulayabilmek için tutarlı bir şekilde istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit vasıtası olarak kullanılmasıdır”.

Buna bazı misaller veriliyor: Eşine yeterince ilgi göstermemek, moral olarak desteklememek, yeterli sevgi ve şefkatle muamele etmemek, kıskançlık, eşini küçümsemek, eşin değer yargılarıyla alay etmek, aşağılamak, eşini inancına, düşüncelerine ve değer yargılarına aykırı davranmaya zorlamak, eşinin kendisine, arkadaşlarına ve aile bireylerine hakaretlerde bulunmak, eşini ev dışına çıkartmamak, eşinin üzerine kuma getirmek, mağduru evden kovmak, evi terk etme tehdidinde bulunmak, çocukları diğer eşi cezalandırma yöntemi olarak kullanmak, mağduru toplumsal çevresinde söz ve davranışlarla küçük düşürmek, kadının inanç düşünce ve kanaat hürriyetini kullanılmasına mani olmak, haberleşme hürriyetini engellemek.

Bunların elbette ki çoğu kesinlikle kabul edilemez davranışlardır. Elbette ki bunların birçoğu en kabul edilemez örneklerdir. Bir de eşler arası yaşanan tartışmaların, birbirlerine bağırmaların, çağırmaların, gergin ortamda söylenen bazı sözlerin de psikolojik şiddet kapsamına girdirilmesi pek ala mümkündür.

Somut bir misal vereyim. Bazen anne ya da baba çocuğuna ya da eşine “hele bir elime geçireyim senin bacaklarını, kollarını kırarım, iki gözünü çıkarır eline veririm, dişlerini söker, tespih yapar, eline tutuştururum”. Çoğu kereler bu sözler, sırf karşı tarafa korkutmak için söylenir, kızgınlık ortamında söylenir. Ama bir müddet sonra, sinirler geçer, sakinlik gelir, bu sözlere sebep olan şartlar ortadan kalkar, hatta sebep olan olguların yanlış olduğu anlaşılır, birbirlerini yanlış anlamadan kaynaklanmış olduğu anlaşılır, sükûnet hâkim olur.

İşte bu kanun, sıcağı sıcağına bu şartların oluşmasına izin vermeden, bu sözlerin sahibini derhal evden palas pandaras uzaklaştırmayı sağlıyor. Uzaklaştırılan eş artık geri dönülemez bir sürece giriyor; aile yıkım süreci başlamış oluyor.

Bir kere şunu net bir şekilde ifade edelim. İnsanlar melek değildir. Hatta Allah bilerek insanları meleklerden farklı olarak yaratmıştır.

Melek olmayan insanlar elbette ki tartışacaklardır. Farklı tonlarda konuşacaklardır. Önce kızıp, sonra pişman olacaklardır. Önce bağırıp, çağırıp, sonra gözlerinden, yüzlerinden öpecektir. Pişman olacak, pişmanlığını dile getirecektir.

Bazen psikolojik şiddet kapsamında değerlendirilebilecek bazı davranışlar, başkalarının iftiraları, yalanları neticesinde de yaşanabilmektedir.

Bütün bu ucu belirsiz, her an ailenin dağılması yolunu aralayabilecek şartların izale edilmesi gerekir. Psikolojik şiddet adı altında kapsamı çok geniş bir kavram yerine, muhtevası daha belirlenebilir, daha kabul edilemez davranışları kapsar hale getirilmelidir.

Ekonomik Şiddet

İstanbul Sözleşmesinde bu Kanuna aktarılan kavramlardan biri de, ekonomik şiddettir.

Ekonomik şiddet, akademik çalışmalarda “iktisadi kaynakların ve paranın mağdur üzerinde etkili bir yaptırım, tehdit ve kontrol sağlama vasıtası olarak düzenli bir şekilde kullanılması” şeklinde tanımlanır. Bu suça bazı misaller de verilir. Bunlardan bazıları şu şekildedir: Eşinin belli bir meslek ya da işle meşgul olmasını, aile birliğine katkı sağlamasını engellemek, meslekî ilerlemesine mani olmak, belli bir meslek veya bir işle meşgul olmaya zorlamak; maaşını elinden almak, malvarlığına el koymak, çalışmayan eşine yeterince para vermemek, müşterek evin masraflarını karşılamamak, eşini harcamalarından dolayı sürekli eleştirmek, ziynet eşyalarına el koymak, eşinin zevk, beğeni ve ihtiyaçlarını karşılamamak.

Şimdi tabii ki bunlardan bazılarının KESİNLİKLE kabul edilmesi mümkün değildir.

Ama bu misallerden bir kaçını irdeleyelim.

“Eşine yeterince para vermemek”. Bunun ne manaya geldiği belli değil. Diyelim ki kadın çalışmıyor, koca asgari ücretle çalışıyor olsun.

Çalışmayan eş diyor ki, şu arkadaşım şuraya gidiyor, şunları alıyor, bunları giyiniyor, bana her ay şu kadar para vereceksin. İstediği para, çalışan eşin aldığı maaşın yarısı ya da tamamından daha fazlası.

Şimdi ne olacak? Ekonomik şiddet var diye koca evden mi kovulacak.

Misallerden birisinde “eşinin zevk, beğeni ve ihtiyaçlarını karşılamamak” deniyor.

Kadın “bana her biri 40 gram olan beş tane bilezik alacaksın, arkadaşlarımda o kadar çok ziynet eşyası var ki, bana da alacaksın, yoksa seni evden uzaklaştırırım” diyor.

Peki, asgari ücret ya da kırk bin, elli bin TL maaş alan eş bu talebi nasıl karşılayacak?

Bu şekilde ucu belirsiz bir şiddet tanımı yapılmamalı. Vicdanî ve insanî olarak kabul edilemez türden ekonomik şiddet halleri men edilmelidir.

Yoksa kaprisler, tatminsizlikler, israf, kanaatsizlik temelli talepler, ailelerin yıkılmalarına yol aralar ya da diğer eşin suiistimallerine kapı aralanmış olur.

Nitekim ülkemizde her geçen gün boşanmalar artıyor. Çoğu boşanmalar, basit sebeplerin abartılması neticesinde yaşanıyor.

Eşler, basit sebeplerle evlerinden uzaklaştırılarak, aile yıkımlarının pimi çekiliyor.

Elbette ki, varlık içinde eşini yokluğa mahkûm etmek kabul edilemez, ekonomik imkânı olduğu halde eşin, çocukların makul ve zaruri ihtiyaç ve talepleri karşılanmamazlık edilemez. Ama bazı kereler suiistimale sebep olan, ailelerin yıkılması yolu aralayan, uygulamaların önünün de alınması, kanuni düzenlemenin bu yönde tashih edilmesi gerekiyor.

Anayasada, “aile Türk toplumunun temelidir, Devlet, ailenin korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar” (md. 41) deniyor. Kanunda, Anayasanın bu hükmü ile uyumlu olarak ailenin korunmasını da esas alan sağlam düzenlemeler yapılmalıdır.

Exit mobile version