Günümüz dünyasında insanların çoğunluğunun, özellikle büyükşehirlerde yaşadığı sorun zaman baskısı altında yetişemiyorum hissiyatı ve olumsuz sosyal ve psikolojik getirileridir.
Büyükşehirlere dikkat çekmemim nedeni özellikle nüfuslarının fazla olması, yoğun insan yığınlarının içinde çalışmaları, yoğun trafik, yoğun iş hayatı ve sosyal çevrelerinin kalabalık olmasıdır. Bu kadar kalabalık şehirlerde içsel bir yalnızlık çekmek durumun farklı bir boyutudur. İnsan yoğunluğunun olduğu şehirlerde yapıların ve yolların, yoğunluğa göre imar edilememesi işin ayrı cabası.
Anadolu’da ve küçük şehirlerde ise bu durumun tam zıttı mevcuttur. Nüfus yoğunluğu azdır, daha az insanla çalışırsınız, trafik yoğunluğu yoktur, iş imkanları kısıtlıdır ve çalışma hayatı daha sadedir. İş hayatları yoğun olsa bile, akşam işten çıktığında ve evine gittiğinde, kısmi bir sosyal çevre, sade bir yaşamla zaman baskısını ruhen verdiği stres kaybolur gider. Onun için Anadolu’da yaşayan insanlar daha yumuşak huylu ve daha az streslidir. Çünkü zaman baskısı ve insan yoğunluğu az ve sadedir. Sadelik insanı kalben ferah, fikren daha temiz yapar.
Modern yaşamda zaman baskısını ve yetişemiyorum hissi, sadece şehirlerle alakalı değildir tabi ki, teknolojinin ilerlemesi, dijitalleşme ve insanoğlunun algısının değişmesi ve robotlaştırmaya çalışılması, bu robotlaşmanın içinde standartların artmasında payı vardır. Bu standartlar insanı ruhen ezmekte, fikren kirletmektedir.
Modern şehirlerde insanlar bu yüzden doğaya, deniz kenarına, küçük bir kasabaya veya köyüne giderek kalben ferahlamak, fikren temizlenmeye ve sadeleşmeye çalışmaktadır. Tabi her zaman bu imkanları bulamıyorlar. Malum ekonomik nedenleri var.
Bizler bu işlerin uzmanı değiliz ama sizlere incelediğim, akademik konferans bildirisi, akademik ve derleme makalelerinden bazı edinmiş olduğum bilgileri aktaracağım.
Yapılan kontrollü deneylerde bireylere belirli mantık problemleri verilmiş ve bu problemleri çözmeleri için farklı zaman aralıkları tanınmıştır. Süreler sistematik olarak azaltıldığında, katılımcıların davranışlarında belirgin değişimler gözlenmiştir. Zaman kısıtı arttıkça bireylerin analitik düşünme kapasitesi düşmekte, daha önce öğrendikleri kalıplara ve alışkanlıklara yöneldikleri görülmektedir.
Bu duruma bilişsel bilimde “heuristic (kısa yol)” kullanımı olarak tanımlanırken. İnsan beyni, zaman baskısı altında karmaşık hesaplamalar yapmak yerine hızlı ve yeterli görünen çözümler ürettiği bahsedilmektedir. Ortega & Stocker (2016)
Evet gerçekten baktığımızda insanoğlu kısıtlı zamanlarında hızlı kararlar vererek veya düşünmeden hareket ederek bilinçaltıyla pratik çözümler üretmeye çalışmaktadır. Bu pratik çözümler ve hızlı karar verme dürtüsüyle beraber hata yapma, hatasından dolayı strese girme döngüsüne girebiliyor. Bu zamanla kronik yani kalıcı strese dönüşüyor.
Örneğin:
Sabah saatlerinde kortizol seviyesi yüksektir → dikkat artar
Öğleden sonra enerji düşer
Akşam saatlerinde zihinsel performans azalır
Ancak modern toplum bu doğal ritimleri dikkate almaz. İş saatleri, eğitim sistemi ve sosyal düzen sabit zaman dilimlerine göre organize edilmiştir. Her bireyin aynı saatlerde aynı performansı göstermesi beklenir.
Bu durum bireyde “time stress” yani zaman stresi üretir. Araştırmalar göstermektedir ki insanlar bir yandan boş vakit arzularken, diğer yandan boş kalmaktan da rahatsızlık duymaktadır. Bu çelişki modern insanın en temel psikolojik gerilimlerinden biridir. Janböcke vd. (2020)
Makalede anlatıldığı gibi iş hayatımızda uzun saatler çalıştığımızda her gün ve her saat aynı verim beklenmektedir. Ama az önce bahsettiğim gibi insanoğlu robot veya makine değildir. Enerjisi ve psikolojik durumu her zaman aynı performansı sağlamasının önüne geçebilir. Onun için benim şahsen bu durumu yorumum şu olur; iş hayatının daha verimli ve üretken geçmesi için saatlerin tekrar düzenlenmesiyle, sosyal hayata ve aile hayatının koruyacak şekilde dizayn edilmesi şartı ön planda tutulmalıdır.
Modern iş hayatı, zaman baskısının en yoğun hissedildiği alandır. 1270 akademik çalışmanın incelendiği geniş kapsamlı analiz, zaman baskısının hem performans hem de psikolojik sağlık üzerinde güçlü etkileri olduğunu ortaya koymaktadır.
Yerkes-Dodson yasasına göre, performans ile stres arasında ters U şeklinde bir ilişki vardır. Belirli bir seviyeye kadar stres performansı artırırken, bu seviyenin aşılması durumunda performans hızla düşer.
Modern iş sisteminde ise bu optimum nokta sürekli aşılmaktadır. Sürekli deadline (son tarih), sürekli hedef ve sürekli performans beklentisi, bireyi kronik stres durumuna sokmaktadır.
Zaman baskısının etkileri sadece psikolojik değildir. Araştırmalar, zaman baskısının fizyolojik değişimlere de yol açtığını göstermektedir:
Kalp atış hızında artış, hormon seviyelerinde değişim, bağışıklık sisteminde zayıflama görülmektedir. Kuutila vd. (2016)
Yerkes-Dodson yasasına göre, stresin faydası olduğu kadar zararını açıklıyor. Dikkat ederseniz U şeklinde bir ilişkiden bahsediyor. Bu faktörün O şekline dönüşmesi için iş hayatının düzenlemesi şarttır. Çünkü günümüzde yetişkin insanı en zorlayan faktör iş hayatıdır. İkinci olarak ise çocukların ve gençlerin hayata atılmadan önce ki eğitim hayatıdır. Bu alana kesinlikle uzmanlarının ve eğitimcilerin çözüm üretmesi gerekmektedir. Bu işin uzmanları çözümler üretirse, zaman kontrolü konusunda yeni gelen kuşakları bilinçlendirir ve eğitimler verilirse, sanırsam 15-20 yıl sonra zaman yönetimi konusunda daha başarılı ve bilinçli bir toplum haline gelmemiz mümkündür. Bu çözüm tek başına çözüm olmayabilir. Bunun yanında şehirde ki yapıların, yolların tekrar imar edilmesi, geniş alanların ağaçlandırarak yapılması elzem bir konudur. Çünkü 15-20 yıl sonra toplumu eğitimlerle bilinçli hale getirirsin. Bu seferde şehirlerde imar konusu düzeltilmez ise şehirlerin içinde insanlar sıkışmışlıktan kurtulamazlar. Bu iki yöntem refaha ve feraha kavuşturur ama iş hayatında insanları verimli ve üretken hale getirmek için çalışma saatlerin değişmesi şarttır. Bizlerin motive edilmiş, parlak fikirli insanlara ihtiyacımız vardır. Eğer 15-20 yıl içinde bu dediğimiz fikirler yapılırsa, toplumun dinamikleri değişir. Aile hayatı güçlenir, yaşam süresi uzar, hastalıklar azalır, temiz şehirler çoğalır ve suç oranları düşer. Bu saydıklarım adeta devrim gibi değil mi?
