İslâm’ın temel hedeflerinden biri nefsi yüceltmek değil, terbiye etmektir. Fakat bazı şahıslar, dini kendi büyüklüklerini göstermenin bir aracı hâline getirirler. Onlar ilmî birikimlerini, ibadetlerini, hizmetlerini veya dindarlıklarını Allah’ın rızasını kazanmak için değil, insanların takdirini kazanmak ve kendi üstünlüklerini göstermek için kullanırlar. Böylece din, insanı Allah’a yaklaştıran bir vesile olmaktan çıkar; onların nefsini besleyen bir nesne hâline dönüşür. İşte bu tür insanların haline dindar narsisizm denilmiştir. Peygamberimiz bu tür hareketlerin yanlışlığına “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, ben sizin için ondan daha büyük olan bir şeyden korkardım. O da ucubdur (kendini beğenmektir).” sözüyle dikkat çekmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm, üstünlüğün ölçüsünü: “Allah katında en üstün olanınız, en çok müttaki olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” âyetiyle takva olarak belirlemiştir. Ancak kimin daha müttaki olduğunu insanlar değil, yalnızca Allah bilir. Çünkü takvâ; kalpteki ihlâsı, niyeti ve samimiyeti ifade eder. Bunlar ise insanların göremeyeceği, yalnızca Allah’ın bildiği hakikatlerdir.
Bu konuda başka bir ayette: “Kendinizi temize çıkarmayın (tezkiye etmeyin). Kimin takvâ sahibi olduğunu en iyi Allah bilir.” buyrulmuştur. Müfessirler, bu âyetin bazı kimselerin işledikleri sâlih amellerle övünmeleri üzerine nâzil olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin mânası şöyledir: “Bir kimse, başkalarına göstermek için riya ve süm’a ile yaptığı amelleri anlatarak nefsini tezkiye etmesin ve kendisini övmesin.” Bu âyete göre bir kimsenin, “Ben şöyle, şöyle yaptım.” diyerek nefsini tezkiye etmesi ve kendisini övmesi haramdır. Beyzâvî’ye göre insanın nefsini tezkiye etmesi üç şekilde olur: Birincisi, günahtan uzak olduğunu söylemesidir. İkincisi, kendisinin pek çok hayır işlediğini söyleyerek diğer insanlara karşı, “Ben sizden daha hayırlıyım.” demesidir. Üçüncüsü ise nefsinin güzel âmeller ile müzeyyen olduğunu iddia ederek, “Ben iyi amel işlerim.” demesidir. Cenâb-ı Hak, bu âyetle beyan olunan üç cihetten hiçbiriyle insanın nefsini sena etmesinin câiz olmadığını bildirmiştir.
Başka bir âyette de “Allah, kendini beğenmiş (kibirli) ve övünüp duran kimseleri sevmez.” buyrulmuştur. Âyette geçen مُخْتَالٍ (muhtâl): Kendisini büyük gören, kibirli, gururlu, çalımlı kimse. فَخُورٍ (fehûr): Sahip olduğu şeylerle devamlı övünüp duran, üstünlük taslayan kimse demektir. Dolayısıyla ilmiyle veya ibadetiyle kibirlenen, övünen kimseler, kendilerini Allah’ın has kulları zannetseler de aslında onlar Allah tarafından sevilmeyen kimselerdir.
Bir müminin kendisini takvâ sahibi ilan etmesi, ihlâslı olduğunu söylemesi veya başkalarından daha dindar olduğunu ima etmesi, bu âyetlerle bağdaşmaz. Nitekim İmam Gazzâlî “Doğru sözün çirkini insanın kendini övmesidir” demiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ilim ve ibadetlerle övünmeyi yasaklamıştır. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Kim, (övünerek) ‘Ben âlimim.’ derse, o câhildir.” buyurmuştur. Başka bir hadiste ise, “Kim ilmi; âlimlere karşı övünmek ve tartışmak, cahillerle münakaşa etmek (onları susturup ilmini göstermek) ve insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse, Allah onu cehenneme koyar.” buyurarak, dinî ilimlerin kibir, gösteriş ve makam elde etme aracı hâline getirilmesini ağır bir dille zemmetmiştir. Bu konuda daha birçok hadis rivayet edilmiş olup, hepsi ilim ve ibadetin ihlâsla yapılması gerektiğini, bunların nefsi yüceltme vasıtasına dönüştürülmesinin büyük bir mânevî tehlike olduğunu göstermektedir.
Dindar narsist ise Kur’ân ve sünnetin bu uyarılarının tam aksine hareket eder. Takvâyı Allah katındaki gizli bir değer olmaktan çıkarır, insanların gözünde sergilenen bir üstünlüğe dönüştürür. Sürekli kendi ibadetlerini, hizmetlerini, fedakârlıklarını ve dinî hassasiyetini öne çıkarır; buna karşılık başkalarının eksiklerini görmeye meyleder. Zamanla “Allah katında en üstün olan”ın kim olduğunu Allah’a bırakmak yerine, bu makamı kendisi için istemeye başlar. Böylece farkına varmadan takvâyı bir kulluk vasfı olmaktan çıkarıp bir övünme aracına dönüştürür.
Hâlbuki gerçek takvâ, insanı kibre sevk etmez; aksine Allah karşısındaki aczini ve kusurlarını daha derinden hissettirir. Takvâ arttıkça tevazu artar; bilgi arttıkça insan bilmediğini daha iyi fark eder; ibadet arttıkça şükür ve istiğfar çoğalır. Bu sebeple hakiki salihler, kendilerini övmekten daima kaçınmış, amellerine değil Allah’ın rahmetine güvenmişlerdir. Mümin için en büyük tehlikelerden biri, günah işlemekten ziyade amelleriyle gururlanmak, dini nefsini yüceltmenin bir aracı hâline getirmektir. Çünkü günah tevbe ile affedilebilir; fakat ucub ve kibir, insanın kusurlarını görmesine engel olur. Bu sebeple mümin, “Ben takvâ sahibiyim.” demek yerine, “Allah’ım! Beni takvâ ehli kullarından eyle.” diye dua eder. Zira kulların kalplerini bilen ve gerçek takvânın kimde bulunduğunu en iyi bilen yalnızca Allah’tır.



