• Ana Sayfa
  • Belediyeler
  • Gizlilik
  • YAZARLAR
Cumartesi, 31 Ekim, 2026
  • Giriş
Hür Havadis
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
11 °c
Ankara
Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
Hür Havadis
Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
Anasayfa Genel

İdareci-Halk Birlikteliği Nasıl Gerçekleşir?

Prof. Dr. Şemseddin Kırış Yazar Prof. Dr. Şemseddin Kırış
31 Ekim 2026
Genel
0 0
0
0
PAYLAŞIM
2
GÖSTERİM
Facebook'da paylaşTwitter'da paylaşWhatsapp'ta paylaş

Hüdâyî Vakfı’nın “Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz” başlıklı bildirisine eski bir bakan cevap verdi. Anlaşılan o ki idareci elitlerden bazıları, kendilerine çuvaldız batırılmış gibi rahatsız oldular. Ancak bildiri, iğne kendine batırılmadan oluşturulmuş bir metin gibi durmuyor. İdarecileri kırmamak için özenli cümleler seçilmekle kalmamış, yapılan iyi işlere destek cümleleri de kurulmuş. Mesela “Türkiye’miz” diye başlayan paragrafta son çeyrek asırda ülkemiz için yapılan faydalı icraatlar ve kalkınma hamleleri takdirle yâd edilmiş. 

Eski bakan, “ezanlar beş vakit okunuyor, camiler açık, Kur’ân eğitimi özgür” diyor. “Daha ne istiyorsunuz, niye tenkit ediyorsunuz” üslubu ile bunları söylüyor. Eski bakan, 28 Şubat günlerini hatırlatıyor, o günleri “Eski Türkiye” olarak niteliyor, bildiriyi hazırlayan Vakıf’a “ey cemaat” diye seslenerek bir çağrı yapıyor. Şu anki “dini özgürlük ortamının” o günlerden çok farklı olduğunu, bunun kıymetinin bilinmediği takdirde Allah’ın gücüne gideceğini söylüyor. Halbuki bildiri, sunulan özgürlüklere nankörlük içermiyor. Özgürlüklerle süslenmiş gibi görünse de bu eğitim ve hukuk düzeninin, gönlümüzü ferahlatacak insan yetiştirme kapasitesinin olmadığına işaret ediyor. 

Eski bakan, “Bu ülkeyi kimse çürütemez” diyerek çıkışını sürdürüyor. Bildiri, toplumsal çürüme olmasın ve bu konuda bir direnç geliştirilsin diye kaleme alınmış oysa. Dini endişelerden kaynaklanan bir reflekse karşı, yönetilenlerden ziyade yönetenlerin penceresinden bakan tepki, dikkat çekiyor. Durum tespitinin akl-ı selîm ile yapılması gerekiyor. Bu ülkede bağımlılık artıyor, kumar artıyor, aile kurumu eriyor. Nüfus ve “ekilebilir alanlar” azalıyor. Ülke nüfusu ve tarımı büyük bir meydan okuma ile karşı karşıya. Doğurganlık hızı, tarımla geçinen nüfus oranı hızla azalmış, tek kişilik hane halkı oranı sürekli artmış. TÜİK verilerinden yola çıkalım: 2024 yılında 1,49 seviyesine düşen toplam doğurganlık hızı, 2025 yılında 1,42’ye gerilemiştir. Tek kişilik hane halkı oranında yükseliş ivmesi, kesintisiz devam etmektedir. Türkiye’de tek kişilik hanehalkı sayısı yaklaşık 5,5 milyon (5.523.321) olarak kayıtlara geçmiştir. Toplam haneler içerisindeki tek kişilik hanehalkı oranı %20,5’e ulaşmıştır. Bunun anlamı yeni evlenmelerin yaşanmaması ve evlilik geleneğinin tarihe karışmaya doğru gidiyor olmasıdır. İlk evlenme yaşında yükseliş devam etmektedir. 2025 yılında Erkeklerde ortalama ilk evlenme yaşı 28,5; kadınlarda ortalama ilk evlenme yaşı 26.0 olarak gerçekleşmiştir. 

2025 yılında şehir nüfusu (İl/İlçe) %93,6, belde ve köy nüfusu %6,4 olmuştur. Bunun anlamı toplumun tarımsal üretimden giderek ‘kopması’dır. Bu kopuş şehirlerde doğal gıda bulma sorununu da artıracak görünmektedir. Toplam istihdam içerisinde tarımın payı kademeli olarak gerilemeye devam ederek %13,8-%14,0 bandına inmiştir.

Eski bakanın “bu ülkeyi kimse çürütemez” çıkışı toplum olarak her konunun devletin kontrolü altında olduğu izlenimini veriyor. Acaba reel ve pratik hayatta öyle mi? Günümüzde ülkelerin gıda, eğitim, istihdam başta olmak üzere tüm işlerini uluslararası sistemin normlarına/standartlarına göre yürütmediğini kim söyleyebilir ki? Söz konusu normların/standartların tüm insanlığını katıldığı müşterek aklın bir ürünü olduğu da söylenemez. Ekin ve neslin (insan kaynaklarının) sürdürülebilirliğinin çıkmaza girmesi bu standartların körü körüne uygulanmasının bir sonucu değil midir? İnsan kaynaklı değerler üretimi yeryüzünü nüfus krizine, nihilizme ve felakete götürüyor. Bu normların insanlığı, nüfusu koruyarak ileri yıllara taşıma kabiliyeti bulunmuyor. Oysa ilahî kaynaklı değerler sistemi, âileyi, nüfusu, ekilebilir alanları ve ekini bugünlere taşıyabilmişti.

Geleceğimiz ile ilgili kararlarda ne kadar bağımsız hareket edebiliyoruz sorusu da burada akla geliyor. Gıda meselesinde ne kadar bağımsız hareket edebiliyoruz? Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) “Ata Tohumları” ile mücadele ve uluslararası standartlara uygun tohum üretiminde yaptığı faaliyetleri her yıl rapor etmek zorunda değil mi? Nesillerimizin eiğtim ile ilgili karar alırken ne kadar bağımsız hareket edebiliyoruz? Milli Eğitim Bakanlığı, zorunlu eğitimde kalma süreleri ve okullaşmayan çocukları tespit edip “caydırmak” ve sisteme dâhil etmek üzere geliştirdiği sistemlerle “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları” kapsamında UNESCO’ya rapor sunmak zorunda değil mi? Nesillerimiz standartlara uyma adına zaman doldurmak için en verimli çağlarını zorunlu eğitimde geçiriyor. Hiçbir sanat/zenaat öğrenmeden elde edilmiş diplomalar pratik hayatta bir işe de yaramıyor.  Bakanlık bu çarkı tersine çevirecek ve nesilleri heba olmaktan kurtaracak bir çare bulabiliyor mu? İstihdam meselesinde ne kadar bağımsız hareket edebiliyoruz? Çalışma Bakanlığı, Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO)’nun “iş gücüne dâhil olmayan nüfus” kabul ettiği ‘ev hanımlığı geleneği’ni azaltma ve kadın istihdamını artırmada ödevlerini hazırlayıp sunmak zorunda değil mi? İLO’nun temel hedefi kadınların ev içi ücretsiz bakım yükünün dışına çıkarak piyasaya adım atması ve ekonomik özgürlüğünü kazanmasıdır. Bu ifadeler bizim uydurduğumuz şeyler değil, kurucu metinlerde geçen cümlelerdir. 

Türkiye, kitlesel zihni bulandıran Survivor ile Kırmızı Oda benzeri yapımların kamusal alanda serbestçe yayımlanmasına rıza gösteren ülkeler arasındadır. Aile kurumunun temelden varlığını sürdürmesi ve toplumsal ahlâkın muhafazası açısından bu tür yayınlar açık birer tehdit teşkil etmektedir. Survivor bir yarışma değil, başka bir şeydir. Başka şeyin ne olduğunu açıklamak bile sıkıntılıdır. Kırmızı Oda dizisi bilimsel psikolojik analiz programı değildir. Tamamen bilinç altına hitap eden ve “cinsellik ve suç olgusu üzerinden seyirci toplayan” bir karakter taşımaktadır. Gündüz programları dinî kimliğin sürdürülebilirliğini dikkate alan bir karakter taşımıyor, iyi örnek hiç sunmuyor. Düzgün giden dokuz yüz doksan aileye bir saat ayırmazken problemlerin bulunduğu on aileye dokuz yüz doksan saat ayırıyor. Bu ülkede aileyi koruyan kanun olmadığı için bazı kanallar aile değerlerini sıfırlayan, ayaklar altına alan çapraz ilişki hadiselerini, sıradan olayları anlatır gibi yansıtabiliyor. Burada söylemeye haya ettiğimiz nice olay, kamu vicdânını kanatacak şekilde sunuldu, makam sahiplerinin sesi çıkmadı. 

Küresel kuşatmaya dayanan problemler, halkı terbiye edilmesi gereken bir kitle olarak gören vesayetçi üsluplarla çözüme kavuşturulamaz. Çürüme ahlaki bir yozlaşmayı ifade eder ve bunun farkında olmak da sadece bilgi birikimini değil ahlaki erdemi de gerektirir. “Bütün bilgiler önümde, dünyada başka ülkelere kıyasla iyi noktadayız” söylemi, klasik bir ‘yönetici körlüğü’dür. Sayısal bilgiye güvenip, ikazdan, eleştiriden istiğnâ içinde bulunmak, yönetici elit için tabîî olarak nitelenebilecek bir durum değildir.  

Netice itibariyle Hüdâî Vakfı bu toplumun içinden bir ses olarak bir değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirmenin eleştiri oklarını çekmesi tabiidir. Suya sabuna dokunmadan yaşananlara katlanmayı sürdürmek, en çok yönetilenler için zordur. Problemlerden rahatsızlık duyan her kesim sesini yükseltmeli ve çözüm arayışını dile getirmelidir. Aileden ekonomiye tüm sancılı konularda halkın (yönetilenlerin) inisiyatif alma kabiliyetleri resmi makamlarınkinden fazla olmalıdır. Halk karşılaştığı problemlere devletten bir şey beklemeden kendi irfânı ve teşebbüs ruhu ile çözümler üretmeli, bunu “siyasetle takışmadan” yapmalıdır. Siyaset elitlerinden beklenecek şey ‘yönettiklerinin yerine kendilerini koyarak’ onları anlamaya çalışmaları olmalıdır. İdareci-Halk birlikteliği, toplumsal barış ve rızâ hali, ancak o zaman tam olarak gerçekleşecektir.

Önceki Haber

Hatırlı Misafir

Prof. Dr. Şemseddin Kırış

Prof. Dr. Şemseddin Kırış

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar

  • İdareci-Halk Birlikteliği Nasıl Gerçekleşir?
  • Hatırlı Misafir
  • Tarihte Bugün; 30 Ekim 2015 Sinan Şamil Sam Hayatını Kaybetti
  • Beştepe Millet Ormanı ve Türk Devletleri Medeniyet Parkı Törenle Açıldı!
  • Son Dakika! Kapadokya’da Peribacasının Yıkılması Sonucu 2 Kişi Hayatını Kaybetti!
  • Tarihte Bugün; 27 Ekim 1960 Millî Birlik Komitesi, 147 Profesör Doçent Ve Asistanı Görevden Aldı
  • Belki Biraz Sevecektik

Kategoriler

  • Belediyecilik
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Genel
  • Haftanın Şiiri
  • Kültür ve Sanat
  • Önemli Şahsiyetler
  • Oyun
  • Politika
  • Sağlık
  • Sanat ve Kültür
  • Siyaset
  • Son Dakika
  • Spor
  • STK Faaliyetleri
  • Tarihte Bugün
  • Tasavvuf
  • Teknoloji
  • Terör İle Mücadele
  • Türkiye

İdareci-Halk Birlikteliği Nasıl Gerçekleşir?

31 Ekim 2026

Hatırlı Misafir

30 Ekim 2026

Tarihte Bugün; 30 Ekim 2015 Sinan Şamil Sam Hayatını Kaybetti

30 Ekim 2026

© 2021 Hür Havadis

Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
  • Ana Sayfa
  • Belediyeler
  • Gizlilik
  • YAZARLAR

© 2021 Hür Havadis

Hoşgeldiniz

Lütfen bilgileriniz ile giriş yapınız

Şifremi unuttum?

Şifre hatırlatma

Şifre değiştirmek için kullanıcı adınızı veya emailinizi girin!

Giriş yap