Bir sabah aynaya bakarken fark ediyor insan; değişen sadece yüzündeki çizgiler değil. Biriken yıllar, yaşanmışlıklar, kayıplar, sevinçler ve öğrenilmiş dersler de yüzüne yerleşiyor. Oysa içinde yaşadığımız çağ, bize sürekli genç kalmamız gerektiğini fısıldıyor. Reklamlar, sosyal medya ve hatta günlük sohbetler bile gençliği bir ayrıcalık, yaş almayı ise saklanması gereken bir kusur gibi sunuyor.
Oysa yaş almak, hayatın bize sunduğu en büyük ayrıcalıklardan biridir.
Çünkü yaş, yalnızca takvim yapraklarında ilerleyen bir sayı değildir. Yaş; düşüp yeniden ayağa kalkabilme becerisidir. Bir kaybın ardından hayata tutunabilme gücüdür. İnsanları daha iyi okuyabilmek, neyin gerçekten önemli olduğunu anlayabilmek ve gereksiz yüklerden kurtulabilmektir.
Gençlik çoğu zaman hızla ilgilidir. Daha fazlasını yapmak, daha uzağa gitmek, daha çok kazanmak isteriz. Yaş aldıkça ise yönümüz değişir. Hızın yerini derinlik alır. Çok şey yaşadığımız için değil, yaşadıklarımız üzerine daha çok düşündüğümüz için olgunlaşırız.
Fransız yazar ve düşünür Albert Camus, “İnsanın olgunluğu, çocukken sahip olduğu ciddiyeti yeniden keşfetmesidir.” der. Belki de yaş almak tam olarak budur; hayatın içindeki küçük mucizeleri yeniden fark edebilmek, kalabalıklar içinde kaybettiğimiz özümüzü yeniden bulabilmek.
Bugün birçok insan genç görünmenin yollarını arıyor. Ancak çok az kişi genç kalmanın değil, iyi yaş almanın yollarını düşünüyor. Oysa mesele yılları durdurmak değil; yılların bize kattıklarını fark edebilmek.
Çünkü güzellik yalnızca pürüzsüz bir ciltte değil, yaşanmış bir hayatın izlerinde de saklıdır. Her çizgi bir hikâye anlatır. Her beyaz saç teli, geride bırakılmış bir dönemin sessiz tanığıdır. Hayatın bize bıraktığı izleri silmeye çalışırken bazen o izlerin taşıdığı anlamı da yok ediyoruz.
Belki de bu yüzden toplum olarak yaş alma kavramına yeniden bakmamız gerekiyor. Özellikle kadınlar için yaş almak çoğu zaman görünmez baskılarla birlikte geliyor. Oysa bir kadının değeri, kaç yaşında olduğu ile değil; hayatına, çevresine ve insanlara kattıklarıyla ölçülmelidir.
Bu noktada aklıma Virginia Woolf’un çok sevdiğim bir sözü geliyor:
“Yaşlandıkça yüzümüz değil, hikâyemiz güzelleşir.”
Belki de yıllar bize gençliğin veremediği bir armağan sunuyor: Kendimiz olabilme cesareti.
Artık herkesi memnun etmek zorunda olmadığımızı öğreniyoruz. Her kapıyı çalmamız gerekmediğini, her davete gitmek zorunda olmadığımızı, her tartışmada haklı çıkmanın da gerekli olmadığını fark ediyoruz. Kısacası, hayatın özünü seçmeyi öğreniyoruz.
Ve belki de yaş almanın en güzel tarafı budur.
İnsan bir süre sonra yılları saymayı bırakıyor; anıları, dostlukları, dokunduğu hayatları ve geride bıraktığı izleri saymaya başlıyor.
Çünkü ömrün uzunluğu değil, derinliği kalıyor geriye.
Takvimler ilerlemeye devam edecek. Aynadaki yüz değişecek. Saçlara birkaç beyaz daha düşecek. Ama eğer hayatı gerçekten yaşamayı başardıysak, yıllar bizden bir şey eksiltmeyecek; tam tersine bizi tamamlayacak.
Yaş almak, eksilmek değildir.
Yaş almak, hayata eklenmektir.
