• Ana Sayfa
  • Belediyeler
  • Gizlilik
  • YAZARLAR
Perşembe, 1 Ekim, 2026
  • Giriş
Hür Havadis
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
11 °c
Ankara
Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
Hür Havadis
Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
Anasayfa Genel

İslamî Endişe

Prof. Dr. Şemseddin Kırış Yazar Prof. Dr. Şemseddin Kırış
1 Ekim 2026
Genel
0 0
0
0
PAYLAŞIM
1
GÖSTERİM
Facebook'da paylaşTwitter'da paylaşWhatsapp'ta paylaş

Gelenekten ilham almış toplumlarda insanların din ile ilgili daha özenli olanlarını bildirmek için ayrı bir isimlendirmeye ihtiyaç bulunmuyordu. Din toplumun temel meşruiyet mutabakatı ve birlikte yaşama hukukunun temel dayanağı idi. Modernleşme sonrası dönemlerde din ile ilgili mutabakat kalktığı için insanların din ile ilgili yaklaşımlarında farklılaşma oldu. Toplumun genel ortalamasına göre dine daha yakın duruşları olanları ifade etmek için dindar ve muhafazakâr kelimeleri kullanılmaya başlandı. “İslamî endişe sahipleri” ifadesi ülkemizde daha ziyade Osmanlı Devleti’nin son dönemi ile Cumhuriyet dönemi okumuşları/aydınları/entelektüelleri anlatılırken kullanılmıştır. “İslamcı” ifadesinin ideolojileri çağrıştıran ayrıştırıcı gibi duran yönü bu suretle esnetilmiş ve daha çok insanın hissiyatını yansıtmıştır. Bununla birlikte bu kullanımla sadece hissiyat değil, ilim ve şuur düzeyinde bir tasavvurdan hareket edildiği açıktır. Bu ifade, İslamî hassasiyet sahibi ‘yönetilenlerin’ yaptıkları işlerde siyaset ya da başka bir saikle değil sadece gayret-i diniyye ile hareket ettiklerini ‘yönetenlere’ de gösteriyor. İslamî endişe ya da gayret-i diniyye tabiri, devletin güvenliği açısından endişe verici bir durumun bulunmadığını siyasî otoriteye ihsas ettirme maksadını taşıyor. Dinini yaşamak isteyen insanların otoriteyle de iyi geçinmek istediklerini de ifade ediyor. 

Bu ifade Cumhuriyet Dönemi dindarlık tarihi açısından özellikle otuzlu yılların şartlarında doğmuştur. Otuzlar, dindarlık açısından zor yıllardır. Bu tarih aralığında kamu otoritesinin din ile ilgili tasarruflarından bazıları şöyledir: Türkçe ibadet denemesi (5 Şubat 1932), Türkçe ezan zorunluluğu (18 Temmuz 1932), Arap harfli eser basımının yasaklanması (1 Kasım 1928, 1353 Sayılı Harf Kanunu), kamusal alanda dinî bayram tebriklerinin sınırlandırılması (1931), cami sayısının sınırlandırılması (15 Kasım 1935, 2848 Sayılı Cami ve Mescitlerin Tasnifine ve Bunların İdaresine Dair Kanun), Ayasofya camiinin müze olması (24 Kasım 1934), dinî kıyafet ve kisve yasağı (Aralık 1934, 2596 Sayılı Kanun), hafta tatilinin cumadan pazara alınması, (27 Mayıs 1935, 2739 Sayılı Kanun), Laiklik İlkesinin Anayasaya Eklenmesi (5 Şubat 1937)

Otuzlu yılları anlatmak bu yazının konusunun dışındadır. Sadece şu notu düşeceğim. Bu yılları anlamakla ilgili yabancı bir yazarın hatırat kitabına verdiği isim dikkat çekicidir. Alman Gazeteci ve Yazar Lilo Linke, 1935 yılında Türkiye’ye bir seyahatte bulundu. İntibalarını bir hatıra kitabında topladı. Kitabına “Allah Dethroned: A Journey Through Modern Turkey” ismini koydu. Bu kitap adının tam tercümesi “Tahtından İndirilen Allah: Modern Türkiye’ye Baştan Başa Bir Yolculuk”. Kitabın isminde geçen “Allah Dethroned / Tahtından İndirilen Allah” ifadesi boşuna konulmuş bir başlık değildir, o günün şartlarını anlatmaktadır. Kelimeler bazen bazı şeyleri anlatmaya yetmez. Suya sabuna dokunmadan resmî tarih anlatısı ile en uyumlu tespit şu olabilir: Dindarlığın sürdürülebilirliği bakımından otuzlu yılların, ‘hürriyet’ yılları olduğu söylenemez. Hürriyetin bulunmadığı yerde endişe ve korkunun hâkim olması tabiidir. İslamî endişe, dinin kaybedilme endişesidir. Bu endişenin taşınması gerektiğini Hz. Peygamber ashâbına öğretmiştir. Enes b. Mâlik (r.a.)’ın rivayetine göre bir defasında Hz. Peygamber ‘kalpleri evirip çeviren Allah’ım kalbimi dinin üzere sâbit kıl’ diye duâ etmeyi artırmıştı. Ashâb, ‘sana ve getirdiklerine iman ettik, (dinimizden) endişe duyalım mı’ diye sordular. Hz. Peygamber de ‘kalplerin Allah’ın kudret parmaklarından iki parmak arasında olduğunu değiştirebileceğini’ söyledi. (Abdürrezzâk, Musannef, 10:209) Yine hadiste geçen “îmândan sonra küfre düşmeyi istememek” (Buhârî, Îmân, 8), bu endişeyi taşımayı akla getirir. Kur’an-ı Kerîm’de bulunan ‘Allah’ım hidayete erdirdikten sonra kalbimizi eğriltme ve bize katından bir rahmet bağışla, Sen çok bağışta bulunansın’ duâsı (Âl-i ‘Imrân, 3/8), îmâna erdikten sonra kaybetme endişesi yaşamanın önemini hatırlatır. 

Dinle İlgili Endişe

Kur’an’da geçen haşyet (خشية) fiili alelâde bir korkma eylemi değildir. Bu fiil şu âyette Allah’ın rızâsını kazanma endişesini sürekli taşıma halini anlatır: “Görmediği halde Rahmân’a karşı gelmekten daima endişe taşıyan ve O’na selim bir kalple gelene ‘selamet içinde oraya gir, bugün artık ebedî hayat günüdür’ denecek.” (Kâf 50/33-34) Allah Teâlâ’dan ancak âlimlerin korkacağını bildiren âyette de (el-Fâtır 35/28) haşyet (خشية) fiili geçmektedir. Kâinat kitâbını okuyup tefekkür eden, bu hayat imtihanını, bu hayatı bize vereni razı ederek kazanmak lazım diyenler âlimlerdir. Âlimler sadece kendileri için değil, ümmetin geleceği için de endişe duyan kimselerdir. ‘Allah’ın dîni öksüz kalmasın, dînî hayat nesiller boyu sürsün’ temennisi, bu durumun gerçekleşmemesi endişesini de taşır. Bu endişeyi taşımak değerlidir. 

Hz. Peygamber dîni, Allah’a, kitâbına, resullerine, müslümanların idarecilerine ve tamamına karşı samimiyet olarak açıklamıştır. (Müslim, Îmân, 95) Din öncelikle Allah’a karşı samimi olmaktır. Hadiste geçen diğer samimiyetlerin temel dayanağı da budur. Bu samimiyet muhtevasında kulun Allah’a yakınlığının kaybedilmesi endişesini ihtiva eder. Allah Teâlâ, kendisine samimiyetten sonra indirdiği kitâbına karşı da samimi olunmasını istemektedir. Yapılmasını istedikleri ile yapılmamasını istediklerinin içtenlikle benimsenip kabul edilmesini arzulamaktadır.  Kitâbına samimiyetten sonra o kitâbın ihtiva ettiği hükümleri hayatında uygulayan resullerine karşı samimiyet geliyor. Resul, ilahî mesajı sadece ileten değil hayatında uygulayan ve bütün hareketleriyle örnek olandır. Hadiste “müslümanların” idareciler ve “tâmamı” diye iki sınıf halinde açıklanması ferdî bir hayatın öngörülmediğine işaret eder. Din, toplu halde yaşanmalı ve cemaat halinde yaşamaktan uzaklaşılmamalıdır. Allah’a, Allah’ın kitâbına, resullerine karşı kaygısı olan herkes müslümandır ve müslümanların dertleriyle dertlenmek dindarlıktır. Abdullah b. Mes‘ûd’un rivayet ettiği “Kimin derdi dünya ise Allah’a karşı sağlam bir dayanak içinde değildir. Kim de müslümanların derdiyle dertlenmeden sabaha ermişse onlardan değildir” hadisi bize bunu anlatır. (Hâkim, Müstedrek, 4: 356/7902) 

“Din nasihattir/samimiyettir” hadisinde beş hukuktan söz edilmiştir. Allah’ın hukuku, Allah’ın kitabının hukuku, Resulullah’ın hukuku, Müslümanların idarecilerinin hukuku ve müslümanların tamâmının hukuku. Hadiste geçen “nasihat/النصيحة” sadece samimi olmak değil, samimiyete zarar verici kusurlara düşme endişesi taşımaktır. Allah’ın razı olacağı dindarlık buna bağlıdır. Bu dindarlık dünyevî bir kazanç kaybından ziyade ahirete dönük bir kazanç kaybından endişe duymayı da bildirir. Konuya açıklık getiren bir başka hadis şöyledir: “Müslümanların meseleleriyle ilgili bir konu ile meşgul olmadan kimin kalbi sabaha (yeni bir güne) ererse, onlardan değildir. Kim de Allah’a Resûlüne, Kitâbına, idarecisine ve müslümanların tamamına karşı iyi duygular beslemeden sabaha ve akşama ererse onlardan değildir. (Taberânî, Mu‘cemü’l-evsat, 7: 270/7473)

İslamî bir endişeye sahip olmak devletin inşa etmek istediği toplum yapısının dışına çıkmak anlamına gelir mi? Bu mesele, üzerinde derinlikli düşünmeyi gerektiren bir mevzudur. Bu düşünme mesaisinde hayaller üzerinden değil, fiili gerçekler üzerinden konuya yaklaşmak daha sağlıklı neticeler verebilir. 

Dînî Endişede Yaşanan Dönüşüm

Otuzlu yıllarda İslamî endişe sahiplerinin temel hareket noktası, içinde bulunan şartlar ne olursa olsun dînî hayâtın şahıs bazında, kapalı mekanlarda ve aile içinde sürdürülebilmesiydi. Ellili yıllarda bu yaklaşımda değişim yaşandı. Devlet, İmam Hatip okullarıyla din, hayâta bir alan açmıştı. Açılan bu alan dindarlar tarafından çok benimsendi ve bürokraside yer edinme, kamusal alanda inançlarıyla birlikte var olma amaç haline geldi. Bu değişim otuzlu yıllardaki paradigmanın sadece değişime uğraması değil, ileride de değişimlere açık hale gelmesinin kapısını açtı. Seksenli yıllarda küreselleşmenin dinî özgürlükleri artıracağı yanılsaması yaşandı. Küreselleşmenin uzun vadede tek kültür ve tek insan tipi inşa edeceği hakikati görülmedi. Dinî hayatın her şart altında sürdürülmesi fikri, özgürlük gibi çerçevesi belli olmayan büyülü bir kavramın içinde harman olup gitti. İki binli yıllarda dijitalleşme, kendi insan tipi olan ‘tüketim odaklı yalnız insan’ türünü üretmeye başladı. Ulus devlet otoritesi kontrolündeki dînî hayatın, bu tek tipleşmeye karşı koyma kapasitesi bulunmamaktaydı. 

Geldiğimiz noktada öncelikle nasıl bir zihin dönüşümü yaşadığımızı anlamamız gerekmektedir. Siyasî olan’la ‘dînî olan’ tamamen birbirine karışmış durumdadır. ‘Helal olan’ ile ‘milli olan’ birbirine karışmıştır. Küresel ve ulusal algı yönetimi, dindarlığı bir hayat tarzı olmaktan çıkarmış görünmektedir. İslamî tesettürün ihlal edildiği kıyafetle maça çıkan bayan voleybolcuların şampiyon olmasını tebrik eden il müftüsünün kafa karışıklığı temelsiz değildir. Boykot gıda hassasiyetinin helal gıda hassasiyetinin “yerini alması” da dayanaksız değildir. Yoğun kutlama kültürü, giyimde dinî/helal olanı tercih etmenin homojen toplumun sıradanlığına uymayan bir azınlık refleksine dönüşmesi, arkadaşlık kültürünün nikah kültürünü bastırması gibi yaşam tarzı değişimleri, dindarlar için endişe olmaktan çıkmıştır. Dinî endişe başka endişelere dönüşmüştür. “İslamî Endişe”, dinî normların uygulanabilmesi kaygısından çok küresel dünyanın insan hakkı ihlalleriyle ilgili endişeleriyle eşitlenmiştir. Bu satırlar insan hakkı ile ilgili endişeleri küçümsemek asla değildir. Dinî kaygılardaki dönüşümlerle ilgili tespitlerde bulunmak içindir. Netice itibariyle şunu ifade etmek uygun olacaktır: Dinî hayatın her şart altında sürmesi için duyulan endişe, bu kadar dönüşüme uğramamalıydı.

Önceki Haber

AYM’nin Süresiz Nafaka İptal Gerekçesi Resmi Gazete’de: Yeni Dönem İçin 9 Ay Süre Başladı!

Prof. Dr. Şemseddin Kırış

Prof. Dr. Şemseddin Kırış

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar

  • İslamî Endişe
  • AYM’nin Süresiz Nafaka İptal Gerekçesi Resmi Gazete’de: Yeni Dönem İçin 9 Ay Süre Başladı!
  • Tarihte Bugün; 30 Eylül 1520- Kanuni Sultan Süleyman 10. Osmanlı Padişahı Olarak Tahta Çıktı
  • Yerli Akıllı Telefon Geliyor: Üretim Yeri Malatya, Çıkış Tarihi Belli Oldu!
  • Abooov!
  • Tarihte Bugün; 28 Eylül 1538 Preveze Deniz Muharebesi Osmanlı Galibiyetiyle Sonuçlandı
  • Tarihte Bugün; 27 Eylül 1529- Kanuni Sultan Süleyman Komutasında I. Viyana Kuşatması Başladı

Kategoriler

  • Belediyecilik
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Genel
  • Haftanın Şiiri
  • Kültür ve Sanat
  • Önemli Şahsiyetler
  • Oyun
  • Politika
  • Sağlık
  • Sanat ve Kültür
  • Siyaset
  • Son Dakika
  • Spor
  • STK Faaliyetleri
  • Tarihte Bugün
  • Tasavvuf
  • Teknoloji
  • Terör İle Mücadele
  • Türkiye

İslamî Endişe

1 Ekim 2026

AYM’nin Süresiz Nafaka İptal Gerekçesi Resmi Gazete’de: Yeni Dönem İçin 9 Ay Süre Başladı!

30 Eylül 2026

Tarihte Bugün; 30 Eylül 1520- Kanuni Sultan Süleyman 10. Osmanlı Padişahı Olarak Tahta Çıktı

30 Eylül 2026

© 2021 Hür Havadis

Bulunamadı
Tüm Sonuçlar
  • Ana Sayfa
  • Belediyeler
  • Gizlilik
  • YAZARLAR

© 2021 Hür Havadis

Hoşgeldiniz

Lütfen bilgileriniz ile giriş yapınız

Şifremi unuttum?

Şifre hatırlatma

Şifre değiştirmek için kullanıcı adınızı veya emailinizi girin!

Giriş yap