Dr. Perry, elbette her hastasını tedavi edememiştir. “Dünyanın en soğuk kalbi” dediği Leon bunlardan sadece birisiydi. Travma bu çocukta çok daha yıkıcı bir şekilde hissedilmişti. Leon’un erken çocukluk dönemlerinde yaşamış olduğu olaylar stres yanıt sisteminin taşıma kapasitesini patlatmıştı. “Kaslarınızı ve beyninizi çalıştırmaya zorlarsanız onları strese sokarsanız. Biyolojik sistemler dengeyle var olurlar… Spor salonuna ilk kez gittiğinizde, 90 kilo göğüs presi yapmaya çalışırsanız ve bu ağrılığı kaldırmayı başarırsanız, kasınızı geliştirmez tam aksine yırtar ve kendinize zarar verirsiniz. Denetimin örüntüsü ve yoğunluğu önemlidir. Bir sisteme aşırı yük bindiğinde kapasitesini aşacak şekilde çalıştırıldığında, ister spor salonunda sırt kaslarınızı, ister beyninizin travmatik stresle karşılaşılan stres ağlarını aşırı çalıştırın. Sonuç muazzam bir yıpranma, düzensizlik ve fonksiyon kaybı olacaktır.” [1]
On sekiz yaşındaki Leon, 12- 13 yaşlarında olan iki kıza tecavüz edip öldürmüştü. Oysa Leon’un göçmen olan ebeveynleri çalışkan, dürüst ve her hangi bir suça bulaşmamış insanlardı. O halde bu vahşeti niçin işlemiş olabilirdi? Doktorumuz, araştırmalarına devam edince ilkokul kayıtlarında saldırgan davranışlar sergilediğine dair bazı kanıtlara ulaşmıştı. Basit hırsızlıklar yapmıştı. Hiç arkadaşı olmamıştı. Dr. Perry, katilde pişmanlık işareti bulabilirim ümidiyle görüştüğünde ona:
“Peki, şimdi olanları düşününce neyi farklı yapardın?”
Bir dakika düşünüp yanıt verdi:
“Bilmem, çizmelerimi atabilirdim belki.”
“Çizmelerini mi”
“Evet. Yakalanmama neden olan şey ayak izlerim ve çizmelerimdeki kanlardı.”
Bir çok psikiyatrist hapishaneden Leon’un arketipik bir ‘kötü tohum’ doğanın genetik bir ucubesi ve empatiden yoksun şeytani bir çocuk olduğuna inanandı.”[2]Ancak katili, abisi Frank’ın polislere teslim etmesi genle ilgili bir problemin olmadığının bir delildir. “Leon’un ağabeyi Frank, ebeveynleri ve diğer akrabaları gibi iyi kazançlı bir işte çalışıyordu. Başarılı bir tesisatçıydı, evliydi, toplumda saygı gören iki çocuklu ve sorumluluk sahibi bir babaydı.”[3]
Dr. Perry, Leon’un annesini konuşturmaya başlayınca bazı problemlerin gün yüzüne çıktığını fark etti. Annesi ilk oğlu olan Frank’ı kuzenler, amcalar, teyzeler, büyükanne ve büyükbabanın olduğu geniş bir ailede dünya getirmişti. Annesi işe gittiğinde oğluyla ilgilen hep birileri olmuştu. Frank, el üstünde tutuluyor, sevgi ihtiyacı fazlasıyla karşılanıyordu. Frank’ın babası Alan, işini kaybedince geniş ailesinden uzakta bir şehirde çalışmak zorunda kalmıştı. Leon’un doğumu tam da bu zamanlara denk gelmişti. Alan, uzun saatler çalıştığı için eve yorgun argın geliyor, bu yüzden yeni doğan çocuğuyla yeterince ilgilenemiyordu. Annesi Maria ise yalnızlaşmıştı. Üç yaşındaki oğlu Frank hariç konuşacak kimse yanında yoktu. Sıkıldığında Frank’ı yanına alıp yakınlarındaki parka gidip yürüyorlardı. Bazen de otobüse binip şehirdeki ücretsiz müzeleri geziyorlardı. Bu gezmeler elbette ki ona eski geldiği yeri unutturmuyordu. Doktor, bu hikâyede eksik bir şeylerin kaldığını hissediyordu. Leon’la ilgili Maria’ya dönerek:
“Onu nasıl sakinleştiriyordunuz?”
“Onu beslemeye çalışıyordum. Bazen biberonunu eline alınca, ağlaması kesiliyordu.”
“Başka”
“Bazen hiç susmuyordu. Bizde yürüyüşe çıkıyorduk.”
“Biz derken?”
“Frank ve Ben.”
“Leon’a bakmanıza yardımcı olan başka kimse var mıydı?”
“Hayır. Sabah uyanıp onu doyuruyor ve yürüyüşe çıkıyorduk.”
“Bunlar Leon doğmadan önceki yürüyüşleriniz gibi miydi?”
“Evet.”
“Yani günün büyük bir kısmında evde değildiniz.”
“Evet”[4]
Doktor şifreyi çözmüştü. Leon, evde karanlık bir odada tek başına kalıyordu. Üstelik bu durum yıllarca devam etmişti. Kim bilir bebek, yalnız kaldığında ne kadar korkmuş, ne kadar ağlamıştı. “Artık o kadar çok ağlamıyordu.” Dedi, soruna çözüm bulduğunu düşünen annesi. Leon, ağlayarak tepki gösterince sonucun değişmediğini anlamış bu nedenle de ağlamaktan vazgeçmişti. Leon bir süre sonra ne ceza ne de ödül aldığında duygularını belli etmemeyi öğrenmişti. Kimin memnun olup olmaması onu hiç ilgilendirmiyordu. İşlediği suçtan da bu yüzden pişmanlık duymamıştı. Leon’un sosyopata dönüşmesinin arkasında hep bu ihmaller silsilesi vardı. Doktorun Leon için mahkemeye bir rapor sunması gerekiyordu. Vereceği rapor onu hapisten çıkaramasa da hafifleştirici bir neden sayılabilirdi. “Nihayet Leon’un erken çocukluk dönemi ve bunun ilişkileri sürdürmesi, dürtülerini kontrol etmesi ve dikkat vermesi üzerindeki etkilerine yönelik bir ifade verdim. Erken yaşlarda ihmal edilmenin çocukların empatisini azaltıp şiddete yöneltebileceğini anlattım. Bulduğum tüm hafifleştirici unsurları da ifademe dâhil ettim. Yapabileceğim tek şey buydu. Yasal olarak davranışlarından sorumlu olmadığı gibi bir durum söz konusu değildi ve etrafındakilere karşı sürekli bir tehlike oluşturduğunu inkâr edemezdim… Aileler çaresiz bir haldeydi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ve birbirlerine bir cankurtaran salına tutunmuş kazazedeler gibi tutunuyorlardı. Leon bana, “Neden ağlıyorlar? Hapse girecek olan benim.” Dedi. Duygusuzluğu bir kez daha kanımı dondurmuştu. Duygusal açıdan kördü.”[5]
“Ailesi tarafından ihmal edildiği daha önceden fark edilmiş olsaydı, çok büyük bir ihtimalle Leon öyle birisi olmazdı diye düşünüyorum.”[6]
“Peter, Justin, Amber ve Laura gibi çocukları iyileştiren şey etrafındaki kişiler, aileleri ve arkadaşları, terapinin işe yaramasını sağlayanlarda onlara saygı duymuş, zayıflıklarına ve savunmasızlıklarına tahammül etmiş ve yavaş yavaş yeni beceriler oluşturmalarına yardım ederken sabırlı davranmış olan kişilerdir.” [7]
İnsan beyni anne karnından itibaren gelişir. Beyni genişleten ya da gerileten birçok faktör vardır. Çocuklar masum doğar fakat yetiştirme tarzı, çevresi, ailesi, maddi imkânları ve yaşadığı travmaları onu bir psikopata ya da sosyopata dönüştürebilir. Erken çocukluk döneminde yaşanan ihmalkârlık, sevgisizlik, şiddet ve cinsel istismar gibi olaylar çocuğun ilerideki hayatında kalıcı izler bırakabiliyor. Çocuklar üç yaşına kadar olan süreyi sağlıklı geçirebilmişlerse sonraki yıllarda birtakım olumsuzluklar yaşasalar bile dirençli kalabiliyorlar.
“İnsan bedenin fiziksel büyümesi, doğumdan ergenliğe kadar kabaca doğrusal bir biçimde artar. Buna karşılık olarak, beynin fiziksel büyümesi farklı bir model izler. En hızlı büyüme oranı rahimde gerçekleşir ve beyin doğumdan dört yaşa kadar büyük bir hızla büyür. Dört yaşındaki bir çocuğun beyni yetişkin büyüklüğünün % 90’ına eşittir… Deneyimler aktif olarak düzenlenmekte olan beyni şekillendirirken, yoğun bir kolay işlenme ve savunmasızlık dönemidir bu. Gelişmekte olan çocuk için büyük bir fırsat zamanıdır… Ne yazık ki bu aynı zamanda düzenlenmekte olan beynin tehditlerin, ihmalin ve travmanın en yıkıcı etkilerine karşı savunmasız olduğu dönemdir.”[8]
Kitabın bir başka bölümünde annesine gözlerinin önünde tecavüz edilip öldürüldüğünü gören, on bir saat cesetle baş başa kalan, üstelik kendisinin de boğazı kesilerek ölüme terk edilmesinden dolayı üç yaşındaki Sandy’ de büyük bir travmaya maruz kalmıştır. “Sandy’nin vakasında, eskiden bakım ve beslenmeyle ilgili olan süt, artık boğazındaki kesikten akan, annesinin cansız bir halde yerde yatarken reddettiği bir şeye dönüşmüştü. Çatal, bıçaklar artık yemeklerini yemek için kullandıkları şeyler değil, öldüren, yaralayan ve onu dehşet içinde bırakan nesnelerdi. Kapı zilleriyse… Eh, zaten olayı başlatan şey buydu. Kapı zilinin çalınışı katilin oraya gelişini haber vermişti.”[9]
Beyin daha önceden yaşanılanlarla belirli bir örüntü kurarak yeni yaşananları kıyaslar. Bizim için basit gibi görünen olayların anlamlandırmasının arkasında yaşanmış bir takım olayların yattığını anlıyoruz. Zamanında baskıya ve korkuya maruz kalmış bir arkadaşım anlatmıştı. “Öyle bir hale geldim ki her hangi bir kasabın önünden geçerken vitrine asılan etleri, kasabın iş elbisesinin üzerindeki kanları ve elindeki bıçağı tehdit işareti olarak görüyordum.”
“Deneyim tanıdık ve güvenilir olarak bilinen bir şeyse beynin stres sistemi aktivite olmaz. Ama gelen bilgiler yabancı, yeni veya tuhafsa beyin anında bir stres yanıtı vermeye başlar. [10]
Bizim kuşakta olanlar bilirler. Küçükken bizleri yatırdıklarında genelde “Uyumazsan doktor gelip cız edecek, polis karakola götürecek, canavar seni yiyecek” gibi birtakım sözler söylenirdi. O günlerde henüz bekâr olan amcam bizimle kalırdı. Bizi uyutmak için söylediği tekerlemeyi hiç unutmadım.
“Kalemenkuzan
Bacadan kaçan
Gel Necati’yi/Salih’i
Çek boğazan”
Ben kardeşime göre biraz daha büyük olduğum için doğrusu uyumadığımda her hangi birinin gelip beni boğazına çekeceğine hiç inanmadım. Ancak kardeşim küçük olduğu için hep birini bekleyip dururdu. Amcamın iyi niyetle fakat bilinçsizce uyguladığı bu yöntemin etkisi var mıdır bilinmez ama geceleri dört yaşındaki kardeşimin korkudan kalkıp bağırarak anne ve babamın yanına koştuğuna çok defalar şahit olmuşumdur.
Çocuklarımızın duyuşsal/ruhsal ihtiyaçlarının nasıl giderileceği sorusunun cevabı çok zor. “Teknoloji ilerledikçe, evrimin bizi şekillendirdiği çevreden giderek uzaklaşmış bulunmaktayız. Artık yaşadığımız dünya biyolojik açıdan saygısız; en temel insan ihtiyaçlarımızı göz önüne almıyor ve bizleri sağlıklı aktivitelerden uzaklaştırıp zararlı olanlara doğru itiyor.”[11] Maalesef insan duygularının ne işte ne okulda ne de ailede yeterince dikkate alındığını söyleyemeyiz. “Bir çocuğun beyni sözcüklerden, derslerden ve düzenlenmiş faaliyetlerden daha fazlasına ihtiyaç duyar. Sevgiye, arkadaşlığa, oyun oynama ve gündüz hayalleri kurma özgürlüğüne ihtiyaç duyar.”[12]
Bilişsel eğitime daha fazla yönelme noktasında takıntılı bir tarafımız var. Okullarımızda dersi yükü oldukça fazla. Çocuklarımız sabahtan akşama kadar okuldalar. Akşamda testlerle, ödevlerle evleri de okula dönmüş durumda. Hafta sonları kurslar, özel derslerde cabası… Çocukların sosyalleşebilecekleri zaman neredeyse yok gibi. Mutlaka akademik dersleri azaltıp sanat ve spor ihtiva eden derslere ağırlık vermemiz, okullarımızı morg soğukluğundan kurtarmamız gerekecek. Ayrıca da bu ayrı bir yazım konusu.
Dr. Bruce Perry’in kitabında eleştireceğim belki de en önemli nokta genelde sonuç odaklı olması, travma sonra yapılanlara odaklanmasıdır. Oysa asıl önemli olan travma öncesi nelerin yapılması gereğidir. Benin hayatta edindiğim izlenim genelde patolojik vakıaların ya da ciddi travmaların temelimde sınır koyamama ve tedbirli olmamanın yattığı gerçeğidir. Sonuç olarak şiddet eğilimi sevgisizliğin bir tezahürüdür. Bütün sorunlar, “Çocukken neyin eksikse, sorun ‘O’ ”da gizli.
[1]a.g.e, s.71, 72
[2]a.g.e, s.152
[3]a.g.e, s.153
[4]a.g.e, s.158
[5]a.g.e, s.173, 174
[6]a.g.e, s.211.
[7]a.g.e, s.308
[8]a.g.e, s.346
[9]a.g.e, s.79.
[10]a.g.e, s.79.
[11]a.g.e, s.310.
[12]a.g.e, s.317

























